Zembereğinizi Kuranlarınız Kör Kuyulardan Çıkaranlarınız Bol Olsun

  
   Torik Yazarı                        

Hatıra defterleri vardı ortaokul-lise zamanlarımızda, hala var mıdır? Hani anket hatıra karışımı defterler. Herkes kendine sorular hazırlar, sonra da istediği arkadaşına cevaplaması için verirdi. En sevdiğin renk, en sevdiğin yerli/yabancı şarkıcı, en sevdiğin yerli/yabancı film, en unutamadığın anın diye uzayıp giderdi. Herkesin cevapları da genelde birbirine benzerdi. Her zaman daha önce verilen yanıtlar gözden geçirilir, en havalı cevaplar tekrar edilirdi. En sevilen şarkı ve şarkıcılar hep ama hep aynıydı. Şimdiki gibi radyolar da yoktu ki! Kasetlere çekilmiş seçme şarkılarımız vardı bizim. Hep aynı şarkıcılardan aynı şarkılar kasetten kasete kopyalanırdı. Klasikler dışında yabancı yazarların kitapları da olmazdı. O zamanlarda değil ama şimdi bir anket doldursam en sevdiğin yabancı yazar kısmına hiç düşünmeden Haruki Murakami yazardım. Neden mi; bambaşka alemlere götürüyor insanı Murakami. Romanları fantastik olmasına fantastik ama aynı zamanda enteresan bir şekilde öylesine hayatın içinden ve içten ki! Karakterleriyle, tanımlarıyla, tasvirleriyle, kedileriyle ve de müzikleriyle bambaşka bir dünya yaratıp içine çekiveriyor insanı. Ruhunuzda bir yerlere gelip dokunuveriyor. En azından bana öyle oluyor.

Zemberek kuşunu bilir misiniz? Zemberek tamam; hani şu mekanik saatlerde olur, kurarsın ve saatin çeşitli parçalarını devindirir! Peki Zemberek Kuşu nedir ya da nasıldır? Murakami dışında bileni de yok sanırım. ‘Zemberek Kuşunun Güncesi’ isimli fantastik romanının kahramanına göre ‘ki ki ki’ diye öterek dünyanın zembereğini kuran bir kuştur kendisi. Dünya her gün dönmeye devam ediyorsa bilin ki zemberek kuşunun sayesindedir!

Hepimizin bir zembereği varsa kurulacak, her birimizin de bir zemberek kuşu vardır elbet her gün zembereğimizi kuracak. Olmalı, yoksa da bulmalı! Hiç kimse her şeyi unutacak kadar işiyle meşgul olmamalı şu hayatta. Ya da sadece kendini düşünecek ve kendisiyle dertlenecek kadar da boş kalmamalı. Lazım herkese bir zemberek kuşu ve bir de o derin kör kuyular. Kuyular da nereden çıktı şimdi? Vallahi ben çıkarmadım hep bu Murakami’nin suçu! Zemberek kuşunu tanıyan bu kahraman zaman zaman evinin yakınındaki bir kör kuyuda bulur kendini, bazen isteyerek bazen istemeden. İlkinde bir başkasının yardımıyla çıkar kuyudan. Sonrasında bulur kendi kendine çıkmanın yöntemini. Başka zamanlara başka mekanlara geçer bu kuyuda, kendi kendine kalır, kendini dinler, problemlerini çözer. Sever kuyusunu sanki zamanla, dibe vurmayı öğrenir ama sonunda çıkmayı da. Sahi hepimizin dipli dipsiz bir kör kuyusu vardır şu hayatta. İstemli istemsiz inip çıktığımız. Bazen kafa uzatıp, sadece derinliğine bir göz attığımız. Bazen bir cesaret inip yarı belimize kadar, bakalım çıkabilecek miyiz merakıyla daldığımız. Bazen de arkamızdan birisinin, belki de en sevdiğimizin, ani itişiyle hazırlıksız tam dibine vurup çakıldığımız. Ve bazen de hiç tereddütsüz balıklama atladığımız.

Bir akşam arkadaşlarla çıkmışız; kız kıza yemek, sohbet muhabbet, hepimizde bir hafiflik. Derken bir nefeslik ara vermiş, restoranın önünde almışız soluğu. Hava hafiften ısırıyor, montlarımız üzerimizde, bir köşede de gençler var. Üzerlerinde tişörtler, onların montları içerde kalmış. ‘Gençlik işte’ diyoruz, diyoruz ama keyfim yerinde ya eklemeden duramıyorum. ‘Hiiiç de farklı görmüyorum kendimi onlardan’ diyorum, gecenin verdiği hafiflikle. Karşıdan pat yapıştırıyor arkadaşım ‘sen hiç aynaya bakmıyorsun galiba’ diyerek. Ben ruhumdan bahsediyordum, hafifledim diyordum. Belli ki o hafiflememiş, indiriyor kroşeyi hazırlıksız. Hafif başlayan gecem ağır bitiyor. Varsın olsun belki de sen hafiflemişsindir şimdi. Ben mi kırdım öncesinde farkında olmadan diyorum, sen de karşılığında benim canımı acıttın ulu orta? Cevap yok. Yok tabii, kuyunun dibine çakılmışım işte, tek başımayım! Mecbur kendi kendime bulup vereceğim cevabını!

Düşünüyorum da kötülükleri yaratan insanların kendilerini koruma içgüdüsü mü? Savunma ihtiyacı belki? Yoksa durup dururken neden bilerek canını acıtasın, ruhunu yaralayasın ki bir başkasının? Yaşadığımız kötü deneyimler belki de acımasız ve sert yapıyor bizleri, kim bilir? İyisi mi yargılamadan empati yapmaya devam edelim. Bu sırada aldığımız yaralar mı? Belki kendimiz sararız kuyunun dibinde, belki birisi gelir el verir, belki yalnız değilizdir kuyuda; veririz omuz omuza ve belki de kuyuya itenimiz gelip çıkarır günün birinde…

FACEBOOK YORUMLARI


TORİK YORUMLARI