Şimdi Sırası mı Kayak Yazısının?

  
   Torik Yazarı                        

Bu yazı, mart ayı başında yaptığımız kayak seyahatini anlatan bir yazı. Şimdi sırası mı kayak yazısının? Bahar mevsimi yerini tepemizde pırıl pırıl parlayan yaz güneşine bırakmışken, tişörtlerimizi giymekle kalmayıp terlikle sokağa çıkmaya başlamışken… olsa biz de bilirdik zamanı olmadığını! Mayıs ortası gelmesine rağmen hala yağmurlar film setindeymişcesine yağıyor ve terlik giymeyi geçtik, hala kalın hırka giyiyorsak eğer bu yazıyı paylaşmanın hala sırasıdır evet!

Nasıl olsa kış yeniden gelecek ve kayakseverler bu kış nerede kaysak diye aranmaya başlayacaklar. Tabii ki bizim gibi ortadireklerin ekonominin şu anki durumuna bakarak, bize en yakın yokuşu bulup kıçlarının altına naylon koyup kaymaları da kuvvetli seçenekler arasında. Yapmadığımız şey değil nasıl olsa!

Erkek erkeğe çıkılan rutin bir kayak seyahatine zorla kattım kendimi bu kış. Yıllardan beri en istediğim şey yurt dışında, özellikle de Fransa’nın, “öğlene kadar kaydık, hala pistin yarısına gelememiştik” efsanesini yerinde test etmekti. Kendi grubumu kurmakla uğraşmak yerine, kurulu gruba çöreklenmek kolay geldi. Zaten kız ağırlıklı bir seyahattense hiç tanımadığım erkeklerle (hem de yurt dışı kayak konusunda süper tecrübeli) seyahat etmeyi tereddütsüz tercih ederim. Kızlar mız mız olur, genelde şikayet ederler, üşürler, ilgi çekmek için sürekli çişleri gelir, acıkırlar, yanlarında sevgilileri varsa mutlaka bir arıza çıkarırlar falan filan. Ben öyle miyim ya? Tabii ki değilim! Okuyunca anlayacaksınız. Çocuklardan biri (Emre) yakın arkadaşım, 2 tanesi Emre’nin arkadaşı, diğer ikisini ikimiz de tanımıyoruz. Onlar için de bir kadının sorun olmayacağını düşünerek kendimi empoze etmekten çekinmedim. Neticede hiç tanımadığımız 2 çocuktan biri bu durumdan pek hoşlanmasa da arıza çıkarmadı sağolsun.

Sabiha Gökçen’den Pegasus’la  Lyon’a uçtuk. Kayaklarımızı taşımak için adam başı 78 TL (rakama bak) ödedik, bunu uçuştan önce yapmak şart değil, havaalanında da yapılabiliyormuş. Lyon havaalanından Meribel’e gitmek üzere Argus Car Hire sitesinden daha önceden araba kiralamıştık. Web sitesinde uluslararası sürücü belgesi/izni gibi bir belgenin zorunlu olduğu söyleniyor olması biraz stres yarattıysa da bu konuda sorun yaşamadık. Ama olsun, sorun illa bulunurdu. Örneğin online kiralama işlemini, diğer tüm işlemler gibi ben yaptığım için kiralama esnasında kendi bilgilerimi girmiştim, dolayısıyla asıl sürücü ben olmalıymışım. Emre arabayı ben kullanıcam diye kararlı bir şekilde ortaya atılınca ikinci sürücü için 50 Euro ödemek zorunda olduğumuzu öğrendik. Kurallarla yaşamayı seven, bunun rahat ve düzenli yaşamak için bir gereklilik olduğunu savunan bir kişi olmama rağmen bir kural içime sinmiyorsa o kuralı ilk çiğneyen, yasağı ilk delen ben olurum. O yüzden ben eğer arabayı hiç kullanmayacaksam, o tek sürücü Emre olur, dolayısıyla ekstra 50 Euro ödemeyiz dedim (içimden).

Kredi kartından 820 Euro pre-authorisation (ön ödeme gibi bir şey) adı altında bir rakam bloke ediyorlar. Fena canım sıkıldı. Bu rakama, arabanın deposunu boş iade etmen durmunda vereceğin 76 Euro, ikinci sürücü için ekstra 50 Euro ve birkaç şey daha dahil. Biz Ford kiraladık zannederken Peugeot 308 steyşın verdiler. Neyse ki araba yayla gibiydi ve kayaklar da bavullar da mis gibi sığdı. Arabayı teslim ederken sizden önce çizilmiş yerleri gösteren bir kroki veriyorlar ve diyorlar ki arabaya binerken kontrol edin, bunlar dışında bir çizik varsa mutlaka bize hemen bildirin yoksa arabayı iade ederken çizik başına 150 Euro çakıyoruz, lastiğe birşey olursa 250 Euro, ön cama taş gelirse 800 Euro, arabayı pert ederseniz de 3000 Euro ödüyorsunuz gibi içimizi karartan bilgiler verip, e tabii 108 Euro’ya sigorta yaptırırsanız, arabayı uçurumdan bile atsanız tek kuruş ödemiyorsunuz dediler. Buna çok dikkat etmenizi tavsiye ederim, çünkü bize verdikleri krokiyi ciddiye alıp arabanın her tarafını kontrol ettik ve en az 8-10 yerde daha ufak tefek çizikleri gösterip krokiye eklettik. Yoksa düşünebiliyor musunuz ödeyeceğimiz rakamı?? Peki, biz kayağa gidiyoruz zincir var mı dedik, yok dediler!  (Ne tatlı) Tam ekipmanlı kış lastikli ve zincirli bir araba istersek de 300 bilmemkaç Euro diyordu ki SUS dedim, YETER!!! Daha kayağa çıkmadan adam tüm mal varlığımıza el koyacak nerdeyse! Dikkatli kullanırız, yavaş gideriz bişey olmaz, Allah büyük! Zaten bizim çocuklar yolda Carrefour’dan 20 Euro’ya zincir alıp takarız dememişler miydi? Tecrübeliler nasıl olsa!

Lyon-Meribel arası 198 km. imiş. Ölse çatlasa 3 saatte varırız diyordum. Saat 12 gibi uçaktan indik, yolda alış-veriş yemek vs derken en fazla akşam 5’te ordayız!

Carrefour’un da olduğu genişçe bir alışveriş merkezinde durduk. Tüm öğünlerimizi evde yemek ve öğlen yemeklerimizi de sırt çantalarımıza alacağımız sandviçle halletmek üzere bir alışveriş yaptık, yemek yedik, biraz da goy goy yapıp 2 saat sonra yeniden yola koyulduk. Çocuklardan biri turizm acentasını arayıp anahtarı gece 12 gibi alacacağımızı söylememiz lazım, saat 8’de kapatıyorlar dediğinde yook artık dedim. Saat daha 3, en geç 6 gibi orda oluruz…

Carrefour’dan ayrılalı 10 dakika geçmemişti ki çığlık atarak zincir almadığımızı hatırladım. Neyse yollar kupkuru, hava temiz, zaten feci işlek bir yere gidiyoruz, zincire de gerek yoktur diye avuttu bizi bu konuda tecrübeli olan (!) vatandaş. Fakat, 820 Euro bloke edilen kart benimki olunca bir yandan arabayı sigorta ettirmediğimizi ve bir kaza anında bana kaçacak rakamları düşünmeden edemiyordum. Emre’nin çikolata krizi sebebiyle durduğumuz bir benzincide aniden gözüme çarpan kar zincirlerinin 11 Euro olduğunu görünce bu sefer sevinçten çığlık attım. Kasada ne görsek beğenirsininiz? 11 Euro olan zincir değil, cam silme beziymiş, zincir 89 Euro(cuk). Çarp 5’le, bak bakalım ne çıkıyor. Kasadaki kız, burdan almazsanız kayak merkezinde en az 100 Euro’ya alırsınız diyince büyük bir üzüntü ve düşünce hali aldı bu sefer bizi. Bizim çocuklar kendi arabalarını kiraladıkları yerden 50 euro’ya kiralamışlar zinciri. Biz onlara 11 euro dediğimizde karalar bağlayıp hayata küstüler, 89 euroymuş dediğimizde ise bayram sevinci yaşayan taraf onlar oldu. Üstelik üzüntülü halimizden yararlanıp elimizdeki çikolataları da yediler. Gitti mi sana 5 Euro daha?

Yolda kaptırmış giderken gözümüzün içine patlayan flaş ikinci sürücüyü gizleme planımızı suya düşürdü. Ellerinde kapı gibi kanıt olacaktı. Al sana en az 100 Euro daha!

Sürünerek de gitsek en geç 6’da varırız dediğim Meribel’e, toplam 198km’lik yolun 178km’sinde duran trafik sebebiyle gece 11’de varabildik. Evleri cumartesiden cumartesiye kiraladıkları için meğerse herkes bu günlerde yola çıkıyormuş. Kayak için uygun son havalar olması da trafiği arttıran bir başka sebepti belli ki.

Bizim diğer 4 erkek Meribel Center’da ev kiralamışlardı, biz Emre’yle sonradan gruba eklendiğimiz için merkezde yer bulamamıştık. Saat geceyarısını bulduğu için dedikleri gibi anahtarları turizm ofisi kapısına bırakılan zarflardan teslim aldık. Hava dondurucu soğuk. Çocuklar evlerinin anahtar aldığımız yerin hemen üstü olduğunu biliyor ve hemen kaçıyorlar. Ayrılmadan hemen önce, abi diyoruz, şu zinciri taksak mı? “Yok ya, bişeycik olmaz. Yollar sulu karlı. Bak öndeki arabaya, lastikler fış fış fışkırtıyor karları” diyor tecrübeli kişi. Biliyordur yolların dondurucu soğukta buz tutmadığını! Ben zaten anlamam o işlerden, 5 erkek var bana ne zincirden, lastikten. Çoktan kaçmışım arabanın içine soğuktan. Anahtarla birlikte zarftan çıkan krokiye bakıyoruz. Bizim kalacağımız yerin adı “Le Circe”. Google Map’e Le Circe yazıyoruz, çıkmıyor. Başka haritaya yazıyoruz yine çıkmıyor. Çünkü biz oranın bölgenin değil, binanın adı olduğunu henüz bilmiyoruz. Krokide sadece rakamlar ve kıvrıla kıvrıla giden bir yol çizimi var. Bu rakamlar belli ki binaların rakamları ama yolda ilerledikçe binaların üzerinde rakam değil isim yazılı olduğunu fark ediyoruz. O zaman Le Circe neresi, nerde, ya da kaç numara? Krokiden parmağımla virajları takip etme görevini üstleniyorum. Hava dondurucu soğuk demiştim, değil mi? Dolayısıyla yolların yukarı çıktıkça buz tuttuğunu da söylemeye gerek yok. Duracak olsak soracak adam yok. Saat gece yarısını geçmiş, hava eksilere düşmüş, gerilim artmış, arabanın kaymaması için dualar ederek ilerlerken korkulan oluyor ve araba tatlı mı tatlı buz tutmuş bir virajda kalıyor. İniyoruz, itiyoruz, tekerlek buzda boşa dönüyor. Fark ediyoruz ki lastikler kabak! Zincir takmaktan başka çare olmadığını anlıyoruz. Emre çıplak ellerle zinciri takmaya girişiyor, ben izliyorum. Anlamam o işlerden! Aradan yarım saat geçiyor ama zinciri takabilmiş olmaktan çok uzağız. Emre yardım isteyelim dedikçe kaçıyorum, çünkü kimsenin o saatte ve soğukta yardım etmek isteyeceğini sanmıyorum. Ortalıkta insan yok, kimisi de basıp geçiyor yanımızdan kar lastikleri ile. İlerde park eden bir araba görüp ona koştum, bize yardım etmek ister misiniz dediğim çocuklar en fazla 20 yaşlarındaydılar. Çocukların İngilizcesiyle benim Fransızcam aynı kötülükte olduğu için tarzanca da olsa anlaştık. “Ben biliyorum zincir takmayı” dediğinde gerçekten sevinçten ağlayacaktım. Kurtulduk dedim. Ama çocuk 20 dakka uğraşıp, bu benim bilidiğim zincir değil diyip koşarak kaçtı. Zaten koşmasa sanırım donacaktı. O arada başka bir grup genç görüp yanlarına koştum, bari nerede mahsur kaldığımızı bilelim diye krokiyi gösterdim. Allahtan yaklaşmışız. Tek çaremiz arabayı aşağıya doğru sürüp bir yere bırakabilmekti. Bir baktım sağımızda kapısı açık bir kapalı garaj! Hem de girişi kupkuru beton! Çölde serap görmek gibi bir duygu idi. Emre dedim gir şuraya. Ama burası özel garaj, hem de Fransa’dayız! Boşver dedim ya, insanlık öldü mü? Bu havada bizi içeri almayacak adamı hangi dilde olsa ikna ederim. Dev gibi bir garajmış, en dibe kadar sürüp kendimizce sakladık arabayı. Bavullarımızı ve birkaç yiyecek alıp yokuş yukarı yürümeye başladık. Nihayet “Le Circe” tabelasını görene dek yürüdük. İkinci girdiğimiz binada daire numaramızı görebildiğimizde yeniden yeşeren umudum, ikinci kata çıkıp kapıyı açtığımız anda aniden soldu.

Karşımızda tahta 1 karyola vardı, rakamla yazmamda yanlışlık yok, tek bir karyola ve tek kişilik! Fakat biz iki kişiyiz. Birbirimizi iterek içeri girdik, konuşmuyor olsak da aklımızda tek birşey vardı. İkinci yatak nerde?? Tek yatak olduğuna göre illa içerde bir oda daha olmalı. Bir oda daha tabii ki yoktu ancak ilerleyen dakikalarda o tek kişilik karyolanın altından çekmece gibi çıkan ek bir yatak daha olduğunu fark ettik. İnsan nelere seviniyor şaşırdık valla. En azından sarılıp uyumak zorunda değiliz! Tuvalete oturmak amacıyla alçalırken yanağını bir 50 cm kadar duvara sürtmek zorunda kaldığın boyuttaki banyomuz dahil toplam 16 metrekarelik bir “rezidans”ımız vardı. Soğuktan yanıyordum, haliyle odanın metrekaresi umurumda değildi. Yerimizi bulmuştuk ya!

Sabah oldu, yapılacak ilk iş gündüz gözüyle yardım isteyip zincirleri takmak ve arabayı olduğu yerden sessizce kurtarmak olmalıydı. Otellerden birinden yardım isteriz dedi Emre. Yardım istemekten, özellikle kendi dilimde değilse, gerçekten nefret ediyorum .Birden bir deli gücü ve kararlığı geldi. Bu iş yapılabilecekse ben de yaparım dedim! Erkek takabiliyorsa ben de takarım. Emre çaresiz kabul etti. Biraz debelendikten sonra Uzman TV’den zincir takma videosu izlemeye karar verdik. Gerçekten çok fayda etti, yaklaşık 20 dakka sonra her iki zinciri de takmıştık. Mutluluğumuz dünyaya bedeldi. Kadın halimle zinciri takabilmiş olmak bir özgüven patlaması yarattı bende. Fakat videodaki tarife göre zincirlerden birini ters takmıştık ve ters takılan zincir lastiğe ciddi zarar verir diyordu Uzman amca. Söküyoruz Emre dedim. Lastiğin kılına zarar gelirse kartımdan 250 Euro çekecek vicdansızlar. Sökerken zincir arkada birbirine karıştı. Bu sefer yandık dedim. Arabayı kaldıracak halimiz yok, ama iman gücü ve kararlılık damarım inmemecesine kabarmıştı bir kez ve turkuvaz renkli montumla gözümü kırpmadan yere uzanıp düğümü çözdüm. Bu seferki mutluluğum zinciri takabilmiş olmaktan bile büyüktü. Geleli 12 saat bile olmamıştı ama onlarca badire atlatmıştık. Mutluyduk ve çamurlanmış kıyafetlerimizle kayağa hazırdık artık.

Günler içinde 10 metrekarelik odamız, oldu yuvamız. İçinden çıkamaz ve çıktığımızda ise koşarak döner olduk. Emre’yle ortak bir noktamız da vardı. İkimiz de bu seyahatten az önce terk edilmiştik. O reddedilmişti aslında, bense fazla aşktan terk edilmiştim. Bana yakışan buydu tabii. En son 16 yaşımda reddedilmiş, ondan sonra da öyle risklere girmemiştim. İkimizin de acısı büyüktü. Bu duygu tüm seyahate damgasını vurdu.

Nokta kadar odamızda bir masa ve bir yatak vardı. Emre koca haftayı tahta bir iskemle üzerinde masada, bir eli alnında yazı yazıp dergi okuyarak geçirdi. Bense aslında İstanbul’da çalışıyor olmam gerekirken kayağa geldiğim için günün yarısını yatakta çalışarak geçiriyordum. Ağzımızı açtığımız zamanlarda ya yazı yazmak üzerine ya da ne yiyeceğimizi konuşuyorduk.

Beklenenin tam aksine her ikimiz de yaşadıklarımızın detayına hiç girmedik. Ben neden terk edildim, o neden reddedildi konuşmak istemedik. Bir tek kural koyduk, Türkçe sözlü şarkı dinlenmeyecek. Ben acı çekmeyi beceremeyenlerdenim, ayrıldığım iş yerime adım atmam, ayrıldığım sevgilime ise geri dönmem, en sevdiğim huyum devam edebilmek ve geçmişe hemen sünger çekebilmektir. Ama Emre ısrarlı ve inançlı bir şekilde acı çekmeye, sessiz kalmaya, içine kapanmaya yemin etmiş gibiydi. Acısını taze tutmak için kıza ithafen bir oyun yazıyordu mesela… Kız tiyatrocu. Efsane şarkı sözleri üzerine heyecanlı bir sohbete kapıldığımız tek bir sefer oldu, mecburen Türkçe şarkılar dinledik az da olsa. Gecenin sonunda ikimiz de ağlayarak uyuduk. Birbirimizin ağladığını görmedik ama karanlıktaki sümük seslerinden belli oluyordu.

Emre’nin sessizliği sayesinde ben de tatilin son gecesinde yazımı bitirebilmiştim. Ama aşk bitince enerji de bitiyormuş meğer. Bitirdim ama paylaşamadım yazımı. Hatta o gün bugündür kafamda onlarca yazı yazdım ama hiçbiri kağıtla, klavyeyle buluşmadı.

Neyse, konu saptırmak ve meseleyi uzatmakta üstüme yok. Kısaca kayaktan notlar verip yazmayı keseyim.

Meribel-Courchevel-La Tania-Val Thorens bölgesi Fransa’nın en geniş kayak merkezi. Les Trois Vallées deniyor buraya. Pistler gerçekten çok uzun ve her türlü seviyeye göre pist var. Kırmızı pistler aşırı zor değil, süper kayakçı değilseniz bile biraz temkinli olarak inilebilir. Siyahlara hiç girmedim, fazla da yoktu zaten. Bu bölgelerden hangisinde kalırsanız kalın bütün pistlere, bütün bölgelere erişim var, yalnız cimrilik edip sakın sadece kaldığınız bölgenin ski pass’ını almayın fena patlarsınız. Ben ilk gün henüz kayağa ısınmadığım için en kolay olan mavi pistlerden kaymaya karar vermiştim ve yönlere bakmayı ihmal ettim. Yanlışlıkla Meribel yerine Courchevel’e inmişiz. Aslında her şey harika gibi görünse de saat 5’te pistler ve teleskiler kapanıyormuş ve biz Courchevel’e kayak bastığımızda 5’e 3 dakika vardı. Bir ok farkı ile yanlış indiğimiz yerden evimize dönmek için taksinin 90 Euro istemesi gerçekten bizi şoka uğrattı. Allahtan otobüs de varmış. Otobüsle Meribel’e dönmemiz 1,5 saati geçti. Courchevel’den La Tania otobüsüne binin, indiğiniz yerden Meribel otobüsüne binin dediler ama son 3 senedir öyle bir otobüs yokmuş. Aynı hatayı yapan 3 kişilik bir aileyle taksi paylaştık. Taksiler adam başı para alıyor. 5 kişi bindik, 5 x 12 Euro verdik.

Aslında kaybolmanın imkanı yok, yalnızca pistlerde yol ayrımlarındaki okları iyi takip etmek gerek. Bir de ski-pass aldığınız yerde verdikleri haritayı yanınızdan ayırmayın. Nerede olduğunuzu anlamaya faydası var. Tüm bölgeleri içeren 1 haftalık full ski-pass 300 Euro. Bizimki gibi nefis havalı bir dönemde bile havanın çok sisli olduğu günler oldu. Belki siz haftalık pass almak yerine kaymayacağınız günler olabilirse günlük pass da alabilirsiniz. Hatta yarım günlükler bile var. Ancak bu işlemi her gün tekrar etmektense biz haftalık aldık.

Adam başı 12 Euro’ya kaza sigortası da yaptırın derim. Ski-pass alırken yapılıyor. Olur da bir yerini incitirsen motorlu taşıt seni almaya geliyor ve ekstra para ödemiyorsun. Bunun için verdikleri dandik kağıdı da kaybetmeden sonuna kadar yanınızda taşımanız gerekiyor. Çok şükür kullanmak zorunda kalmadık.

Şuana kadar söylediğim herşeyi unutsanız bile asla aklınızdan çıkarmamanız gerek bir şey varsa o da kar lastiksiz araba kiralamamak olmalı. Kar yağışı olduğunda zincir de kurtarıyor ama güneş açtığında karlar anında eriyor, yollar kupkuru oluyor. Kar yeniden yağdığında gece don yapıyor, zinciri tak çıkar yapmak yerine efendi gibi kar lastikli araba alın, bizim gibi sürünmeyin.

Bizim kaldığımız yer ücra gibi görünse de “Le Rond Point” diye harika bir noktadaymışız. Bizim bölgenin kayağa başlangıç noktası, aynı zamanda happy hour’ların olduğu, haliyle canlı müzik eşliğinde akşam keyfi yapılan bir buluşma noktasıydı. Bilmeden iyi bir yer seçmişim.

Özetle, bu 3 bölgeden istediğiniz, fiyatı daha iyi olan bir yerde kalmayı tercih edebilirsiniz. Belli ki hiçbiri kötü değil ve full ski-pass aldığınızda sınırsız kayabiliyorsunuz. Bölgeler arasında ücretsiz otobüs olması ve otobüslere herkesin kayak ve boardlarıyla biniyor olması da engelleri kaldıran bir durum. Elbette merkezde kalmak, akşamları canlılık arayanlar için ya da elimizin altında bar restoran olsun, gece gece otobüse binmekle uğraşmayalım diyenler için tercih sebebi olabilir. Belli bölgelerde marketler var. Fiyatlar marketten markete değişiyor ve hiçbir şey çok ucuz değil. Kayakları taşımayalım, ordan kiralarız diyorsanız ekstra bir sürü parayı gözden çıkarın. Ben taşıdığım için hiç pişman olmadım, uçuşlar esnasında hiçbir malzememiz zarar görmedi.

Neyse bu buz gibi yazıya son verip, sıcak yaz günlerinin yakın olmasını dileyelim.

FACEBOOK YORUMLARI


TORİK YORUMLARI