Sabah Halleri, Sokak Sesleri…

  
   Torik Yazarı                        

Her sabah değişik insan manzaraları geçiyor önümden. Kimisi koşuyor, kışmış soğukmuş demeden. Bazısı bisiklette, arkasına da takmış çoluğunu çocuğunu önce yuvaya oradan ya işe ya alışverişe. Kaldırımda yine o uzun gri beyaz saçlı, hep maviler giyen zarif kadın torunuyla sohbet halinde yürüyor. Hiç ebeveyn telaşında değil o, anneanne sabrında. Her arabanın marka modelini atlamadan söyleyen torunuyla sohbet ederek yürüyor. Yan arabadaki sonuna kadar açmış müziğin sesini direksiyon üzerinde hırsla tempo tutup bir taraftan da şarkıya eşlik ediyor. Dikkatle bakıyorum, belli yabancı, hiç mi hiç Almana yakışır bir hareket değil bu. Genelde sakin ve dingin insanlar. Ne bir yetişme telaşı gözlemliyorsun ne bir acele. Acelen varsa şayet inadına yanıyor tüm kırmızı ışıklar, çöp arabası, otobüs ne varsa artık hızını kesecek hepsi inadına önüne çıkıyor. Sabırla beklemeyi öğreniyorsun, itiraz etmeksizin beklemeyi kanıksıyorsun.

Şehrin orta yerinden trenler geçiyor bu memlekette. Her gün olmasa bile iki günde bir takılıyorum hemzemin kırmızısına. Geçit kapanıyor; tüm arabalar, bisikletliler ve yayalar sabırla bekliyorlar trenin geçişini. Kimse kıpırdamıyor, en az 1 dakikası var hemen bir solukta geçerim karşıya diyen yok. Sabırla bekleyip saygıyla izliyorlar bu demir yığınının olanca hızı ve ihtişamıyla geçişini. Hayatın akışına birkaç dakikalık mola. Hangi hayatlar karşı karşıya geliyor o hemzemin geçitte, hangileri farkına bile varmadan tam ortalarından olanca hızlarıyla geçip gidiyor bilmiyorum. Bak işte yine aynı bisikletli karşımda duruyor. Kim bilir neler geçiyor bekleyenlerin aklından. Hepsini merak ediyorum. Keşke bir anlığına zihinlerine giriversem. Derken geçit açılıyor hayata kaldığı yerden devam. Sonra soğuk renksiz sıradan pastanelerin önünden geçiyorum. Sokakların boşluğuna inat onların içi dolu. Küçücük masalarda yaşanan koca koca yalnızlıklar görüyorum her sabah. Belli koskoca evleri dar gelmiş, daracık masalara yaymışlar kendilerini. Belki yan masadaki yalnızlık yalnızlığından vazgeçer de iki lafın belini kırarız ihtimaliyle. Belki de bugün yine o güler yüzlü kız vardır kasada. Yüzüne bile bakmadan ama günaydın demeyi asla ihmal etmeden parayı alıp üstünü veren diğer kadına inat, seni hatırlayıp “bugün nasılsınız” diye sorar belki? Oh dersin içinden “beni de düşünüp halimi hatırımı soran var”, mutlu olursun. Yoksa, insan sabahın köründe ne arar o ruhsuz kafelerde? Bir kahve bir kruvasan ne karnını doyurmaya yeter ne de ruhunu. Sadece kahve, sadece onun kokusu belki hatıraları taşır yüreğine ama kahve de sohbetsiz çekilmez ki arkadaş!

Kahvaltıların da tadı tuzu yok; belli sadece sert soğuk iklimleri değil, soğuk süt katarak yedikleri yavan kuru müsliler yapmış bunları bu kadar soğuk ve mesafeli. Halbuki şimdi şu köşeden bir simitçi çıkıp geliverse şöyle ağız dolusu bir bağırsa ‘ simiiiit vaaaar, taze gevrek simiiiiit’! Alıversek 2 tane çıtır çıtır, arasına domates peynir, yanına bir güzel demli çay. Sırf bunların kokusu doyurur insanı, ısıtır içini. Sana bana yeter artar da kuşları bile besleriz belki…

Ama ne bir simitçi var bu memlekette, ne bir kestaneci, ne de eskiler alıp satan. Seyyar satıcısı olmayan memleket mi olurmuş? Oluyormuş olmasına da, sokakların tadı tuzu, sesi, ruhu eksik oluyormuş!

FACEBOOK YORUMLARI


TORİK YORUMLARI