Önüm Arkam Sağım Solum…

  
   Torik Yazarı                        

Hazır olun dersimiz Sosyal Ekonomi, konumuz mühendislikten ekonomiye, fizikten sosyolojiye kadar hemen her disiplin tarafından benimsenen bir kavram; Resilience. Kaynak Dr. Yağmur Kara’nın Sosyal Ekonomi isimli sayfada yayımlanan 01.11.2018 tarihli yazısı. Aslında üzerinde tam bir tanımda birleşilememiş bir kavrammış. Tek bir kelimeye indirgemek mümkün değil bu tabiri ama ‘değişim ile başa çıkma ve gelişme kapasitesi’ olarak tanımlanıyormuş. Günümüzde Türkçe karşılık olarak en çok kullanılan kelime ise ‘esneklik’miş. Yazıdaki asıl mevzuu sosyal ekonomi, sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir kalkınma. Konu oldukça ilginç, faydalı ve tüm dünyada güncel. Bu anlamda www.sosyalekonomi.org sayfasını takip etmenizi öneririm.

Gelelim bizim Resilience mevzusuna; şimdi size bir soru; bir Venezuelalı, bir Portekizli, üç Suriyeli, üç Türk, bir Afgan, bir Kosovalı, bir Gürcü, bir Hırvat, bir Makedon, bir Iraklı, iki Brezilyalı, bir Rus, bir Ukraynalı, iki İtalyan, bir Yeni Zelandalı, iki Romen, bir Koreli ve bir Japon bir araya gelirlerse ne yaparlar? Ben size söyleyeyim; hepsi aynı yaban elde benzer ihtiyaç, kaygı ve hedefler dahilinde ya Almanca öğrenirler ya da kültür sanat konusunda bir kursa katılıp varlıklarını sürdürmenin farklı yollarını ararlar. Aslında işte tam da bir Resilience örneği. Tek başına bildiği eski yöntemlerle belki de varlığını sürdüremeyecek küçük birimler bir araya gelerek canlı bir organizma olarak bir arada değişmeyi, esnemeyi ve sürdürülebilir bir gelişmeyi öğrenirler. Ama dikkat edin, burada kendi içinde kapalı bir toplumdan bahsetmiyoruz. Dışa açık ancak farklılıklarına rağmen bir arada öğrenen, gelişen, yaşadıkları şok ve travmaları atlatma yollarını bularak varlığını sürdürülebilir bir şekilde devam ettiren küçük birimlerden bahsediyoruz.

Hadi biraz daha sadeleşelim; Nasrettin hoca damdan düşer, insanlar başına toplanır. “Hocam doktor çağıralım.” derler. “Yok yok” der Hoca, “benim halimden doktor anlamaz. İyisi mi siz bana damdan düşen birini getirin. Damdan düşenin halinden ancak damdan düşen anlar!”

Hoca haksız mı, değil. Hangimiz başımıza aynısı gelmeden bir başkasının halinden anlıyoruz ki? Empati dediğin de bir yere kadar. Mesele durumu içselleştirebilmek, hissedebilmekle alakalı. Aynı konuda bir tecrübemiz olduysa o zaman az buçuk tahmin edebiliyoruz; bu insan ne hisseder ne düşünür, nelere ihtiyaç duyar, nelere üzülür, neler onu mutlu eder. Yoksa zaten biz ve bazen de en yakınlarımız hariç karşımızdaki herkes robotun ete kemiğe bürünmüş hali. Düşünmesin, hissetmesin, gelsin yapması gereken neyse yapsın; ya bu deveyi gütsün ya bu diyardan gitsin!

İşte size kanlı canlı iki örnek. Bu yıl benim için değişiklikler yılı. Bir kere buradaki en iyi arkadaşım 4 yıllık aranın ardından tekrar işe başladı. Artık haftada bir beraber kahve içip şehir turlamak, istediğin anda telefon edip dertleşmek hayal oldu. Bu boşluğu doldurmak da şart oldu. Ben de ne yaptım; Ekim ortasında başlayacak dil kursundan önce bir resim kursuna başladım. Çok güzel oldu, o kadar ki eğitmen beni Almancadan ve resimden soğuttu!!! Dil öğrenmek ya da geliştirmek için bildiğimiz klasik kursların dışında resim, müzik, tiyatro, yemek gibi konularda anadili Almanca olmayanlar için düzenlenen kurslar var. Üstelik birçoğu da ücretsiz. Entegrasyon ve dil öğrenme konusunda istek ve gayret sahibi yabancılar için devlet desteği de gayet yerinde. Bu yıl erken davrandım, istekliyim ya başvurumu zamanında yaptım, Ekim başında kursa başladım. Hevesliyim, heyecanlıyım ama çok da tedirgin değilim. Nasıl olsa herkes yabancı, ben de çat pat söylerim artık bir şeyler! İlk akşam herkes bir araya gelince anlıyorum ki, tek yabancı benim. Yabancılar içinde yabancı olunur muymuş? Bal gibi de olunurmuş. Geçen sene başlayan kursun üçüncü dönemiymiş. Herkes birbirini tanıyor, eğitmeni tanıyor, terimleri biliyor. Üstelik eğitmenin tarzı biraz farklı, kötü niyetten değil ama ters motivasyon kullanıyor, sataşmadan duramıyor. Off Allahım koşarak kaçasım var ama kendime de yediremiyorum. Mazoşist misali her hafta tekrar gidiyorum; bir hafta önce alındığım mevzuyu unutarak ama her seferinde alınacak dertlenecek yeni bir konu bularak.  Derken dil kursu da başlıyor üzerine. Bu kez çok tedirginim. Bir kere son iki buçuk yıldır Almanca namına parmağımı kıpırdattığım yok. Üstelik aradan giriyorum. Yine tek yabancı ben olacağım, onlar taze bilgilerle devam ederken ben hem hatırlayıp hem de üstüne yeni şeyler öğreneceğim iyi mi? Aradan başlayacağına en başından tekrar başlayıp sıkılmak pahasına özgüvenini toplasaydın ya bari Esra diyorum ama bunun için çok geç artık.

Kurs başlıyor, sabah 8.30’da sınıftaki yerimi alıyorum. Herkes pek bir genç, 20 kişilik sınıfta tartışmasız en yaşlı benim! Derken eğitmen giriyor içeri, aksan biraz farklı belli ki yabancı kökenli. İlerleyen dakikalarda öğreniyorum ki Rus asıllıymış. Almanlar gibi değil, bir kere sizli bizli değiliz biz burada senli benliyiz diyor daha en baştan. Ders saatleri esnek, herkesten sonra geliyor sınıfa ve başlama saatini 5 dakika geçiyor. Toplu olarak tek bir ara verip 30dk önce bitiriyor kursu. Saatler tamam ama esnek, sabit formatta değil. Buranın kurallarıyla dalga geçebiliyor hepsinden önemlisi didaktik değil. Ohh diyorum şu anda bana yabancı kökenli bir eğitmenden daha iyi gelecek hiçbir şey olamazdı. Ne de olsa damdan düşenin halinden en iyi damdan düşen anlar! Peki damdan düşenler bir araya gelirse ne olur işte o zaman da en alasından sosyal resilience olur!

FACEBOOK YORUMLARI


TORİK YORUMLARI