Çok Çok Mutluyum Ama Bir O Kadar da Mutsuz – Biz Nerdeyiz?

  
   Torik Yazarı                        

Aldığım yoga eğitiminde de net bir şekilde öğrendiğim gibi hayatta değişmeyen tek şey değişim. Her şey, herkes, tüm canlılar ve tabii cansızlar da değişim içinde. Anlaşılmayı bekleyerek geçiyor nice ömürler, oysa biz kendimizi anlayabildik mi ki? Kendi içimizdeki ani iniş çıkışları, duygu değişim ve dönüşümlerini anlamlandırabildik mi ki karşımızdan bunu bekliyoruz? Bir bakıyorsun çok ama çok mutlusun, bir bakıyorsun cehennemin dibinde. Mutluluk sanki bu oyunun devam edebilmesi için verdikleri minik ara gazları, ufak enerji hapları. Dozunu tamamladığında hadi diyorlar şimdi devam et bakalım. Pes etmek yok.

Şu an ortalık siyah bir yavru köpeğin patilerinin ve kuyruğunun balta gibi keskin bir aletle ve tek bir hamle ile kesilip ormana atılması ve sonra kurtarılamamasına ilişkin kalbimden ciğerlerime, ordan da mideme bir acı fırtınası salan meşhum olayla çalkalanıyor. Ben bunun bile isteye yapılmamış olduğuna, tahmin yürütüldüğü şekilde, gerçekten bir iş makinasının tamamen istem dışı, görüş alanı dışında bir hareketi sonucunda olmuş olduğuna inanmak istiyorum. O minik canı geri getirmeyecek ama umuyorum ki yazım yayınlandığında böyle olduğu netleşmiş olacak. Aksi ise, son günlerde vardığım sonucu benim felsefeme göre doğrulamış olacak.

Geçen günlerden birinin ilk saatlerinde canım sıkkın. Şu kışın yolda göz göze gelip gel kızım dediğim ve 1 hafta içinde bahçemde doğuran ve köyde olmadığım aylarda Suriyeli kahveci çocuğun bahçesinde baktığı, 6 yavrulu anne köpek konusunda ne yapacağımı bilmiyorum. İlan vermediğim yer, konuşmadığım insan, şirinlik yapmadığım bahçe, çiftlik sahibi kalmadı. Genelde pervasız şirinliklerim işe yarar, ama bir canın korunmasına ilişkin çabalarım sonuçsuz kaldıkça içimdeki Polyanna bile içine kapandı. Yapma dedim ona, en kötü biz bakarız, bahçeye kocaman bir kafes yaptırır sabah akşam tasmayla çıkarırız. “Tasmayla da yürümüyor ki namussuz!” diyor. “Yolun bir kısmını, özellikle de civarda tavuk varken, saldırmasına izin vermediğin için taş gibi ağırlaşıp olduğu yere çökmüyor mu bu hayvan? Ve sen bu küçük keçiyi taşımak zorunda kalıyorsun her sefer, sonra belin ağrıyor doğal olarak. Üstelik İstanbul’da yeni taşındığımız kiralık evi bile zor buldun 1 köpekle!” (+2 kedi olduğunu hatırlatıyorum). “Olmaz yani, nerde durmak gerektiğini bilmek lazım Ahu! Hem tüm acı çeken, başıboş dolaşan hayvanları sahiplenemezsin.” (Polyanna bile mantık sahibi oldu sayemde!) Ama duramıyorum işte, ona o kadar bağlandım ki…

Kadırga Koyu’nda bir arkadaşım oturuyordu, asfalt yoldan kayalara doğru teras teras yükselen, kayaları duvar yapıp sırtını yaslamış derme çatma bir yapıydı. Hatırlıyorum, içi falan bakımsızdı ama ahşap terasındaki leb-i mavi ve yeşil manzara için insan fare deliği olsa katlanırdı. Boşaltmışlar orayı. Ne kadar şanslıyım ki benden önce kimseler görüp sevmemiş. Eminim kirası da İstanbul’da 5. kat 4 duvar evimin 3’te biridir. Hemen havai fişekleri ateşledim, hayalleri kurdum, belli ki bu evi tutmaya çok yakınım. Polyanna da çok sevindi. “Yaşasın 2. bir kiralık evimiz daha olacak, üstelik bu evde de yılın yarısında oturmayacağız. Bir sürü masraf ve emek gerektiğinden de eminim. O kadar mesudum ki!” Dur kızım dedim, önce bir bakalım şuraya… Baktık! Allah’ım bu manzaraya uyanmak, hemen ardından denize koşmak (max 100 metre), kedilerin kayalarda avlanması, köpeklerimin (burası sayesinde Maya’yı da alabilirdik belki) serbestçe dolaşması, sabah soğuğunda terasta kahve, manzarada meditasyon, akşamları tonlarca bira… İşte sana rüya, işte mutluluğun resmi! Orda 2 seneye yakın yaşayan kız arkadaşımı aradım hemen. Dedim ki, senin evi tutmak istiyorum. Yapma dedi! “Ne? Neden?” dedim. “Babamdan kalan köpeğe bile sahip çıkamadım orda” dedi. “Köpeklerim bir kere kaçtılar ve vuruldular”. Vuruldular mı??? “Hem de, herkesi tanıyor ve daha önce aman ha demiş olmama rağmen vurdular köpeklerimi, tarlalarına girmişler diye” dedi. “Uzun süre aradım, kimse itiraf etmedi, kimin yaptığını bile bilmeden orda yaşamak zorunda kaldım” dedi. Ta ki başka bir kadının köpeği gözünün önünde tüfekle vurulana kadar. O kadın jandarma, imam, kahve, neresi varsa koşturmuş hakkını arayabilmek, derdini anlatabilmek, bir tane hak veren, yanında duran bulabilmek için. İmama yalvarmış, vaaz ver bu konuda diye, hayvanların da canı var, onların da yaşama hakkı var demiş. İmam kadına uymuş, cemaat imama kızmış, “sen neden köpekleri savunuyorsun”??? Jandarma “beni köylüyle karşı karşıya bırakma” demiş… Bu zavallı yarı Amerikalı kız arkadaşımın gözüne manzarayı ve yaşadıkları cenneti örtecek kara perdeler inmiş. Sevgilisi ve elde kalan süs köpekleriyle birlikte Bodrum’a yerleşmeye karar vermişler. Orda da bir komşu varmış, komşunun da tavukları. Tavuk bir gün duvardan atlamış bunların bahçesine, mini kanişimiz de tavukla oynamak istemiş ve patisiyle kıç üstü yere oturtmuş onu. Tavuk mudur piliç midir her neyse 3 gün sonra ölmüş. Kadın bunlara sarmış. Bunlar da başlarına gelen onca felaketten sonra, el kadar süs köpeklerini koruyabilmek adına evin etrafını 5bin lira verip, telle çevirtmişler. Kadın bununla da yetinmemiş, habire pis ağzından salyalar saçarak, o köpeği bağlayacaksınız diye tehditler ediyormuş. Ne huzur bırakmış, ne bişey! Kızcağızım bin mutsuz, bunları duydukça ben, ben on bin. Kaçacak deliğimiz ancak çevresini çitlerle yükseltip, tellerle çevirmek zorunda bırakıldığımız evlerimiz.

Bayram diye neşelenmeye çalışıyorum, yabaniliğim ile cebelleşip komşu amcaya gitmeye ikna ediyorum kendimi. Çayımızı içer neşemizi buluruz diyorum. Hani şu, köyde en sevdiğim ama en büyük hayali Afrika’da aslan vurmak olan, boş zamanlarında domuz avlayan. Çoluk çocuk bunların evine toplaşmış. Neyse ki hepsini kapıda vedalaşıp evlerine dönerken yakalıyorum. İki çocukları, amca ve teyze içeriye giriyoruz. Köylünün ‘hayat’ dediği üzeri yarı açık alanda laflıyoruz. İki tane ördek yavrusu almışlar, kursakları şişene kadar yiyip ayakta uyumaya başlıyorlar, hepberaber gülüyoruz hallerine. Ahu çok sever hayvanları diyor amca kendi çocuklarına. Onun kızı da öyleymiş, yeni tanıştık bugün. Koca dayağından kaçmış, kocası kaburgalarını kırmış en son. Biliyordum hikayesini ve ayırsana onu kocasından, alsana yanına diyordum amcaya. En sonunda olan olmuş, kız çocuklarını alıp anasının babasının yanına kaçmış. Sevgiyle sarılıyorum ona, iyi ki geldin diyorum. Amcanın oğlu da Çanakkale’de oturuyor. İlk gördüğümde pek sevmemiştim halini tavrını ama bu sefer sempatik yaklaşmaya bir şans daha tanımaya karar veriyorum. Hem bugün bayram, iyi olmalı. Diyorum ki “şu köpeği alıp götürsen ya sizin oralara”, maksat sohbet olsun söz hayvan sevgisinden açılmışken. Aman aman diyor oğlan, 125 daireli sitede yaşıyorum, 100 kedi bir o kadar da köpek var diyor. Tam anlayamıyorum, iyi ya diyorum, bir taneden daha bir zarar gelmez. “Ben sevmem”, diyor, “geçen gün komşunun kedisi girmiş benim eve, bir de baktım mutfak tezgahında, tuttum fırlattım kediyi” diyor. Artık anlıyorum ne kadar yanlış bir kişiye, ne kadar yanlış bir şey teklif ettiğimi. Belli ki boşuna değilmiş ilk görüdüğümde sevmeyişim. Alçak bir sesle korkarak soruyorum, “Nerden fırlattın?”. “Balkondan” diyor! Sesim daha da alçalıyor, “Ev kaçıncı kat???”. “Birinci kat” diyor Allah’tan. “Bir de sahibi ile tartıştık” diyor. “İyi ki tartışmış” diyebiliyorum kalbim küt küt atarken, “ben olsam direkt ölürürdüm seni”. Tepkimin sertliği kibarlığımla karıştığı için fazla anlaşılmıyor dediğim ve oğlan devam ediyor anlatmaya. Üst komşu da uyurken yavru bir kedi girmiş evine, adamın göğsünde uyumuş kedi, adam kediyi görünce fırlatmış korkudan, kedi televizyona çarpmış, adamın da televizyonu devrilmiş. Gerçekten bayılmak üzereyim. Kızın elleri ile açtığı nefis ötesi cevizli baklava boğazımda düğümleniyor. Umarım kedicik hemen ölmüştür diye geçiriyorum içimden. Yoksa bir de televizyonu devirmenin cezasını düşünmek bile istemiyorum. Neyse ben kalkayım diyorum, gitme diye ısrar ediyorlar. Kalkarken de elime eski testileri tutuşturuyorlar, al sen seviyorsun eski şeyleri, bunları da bahçene koy. Elimde testiler, boğazımda baklava, amca teyze dediğim insanların yetiştirdiği hayvan düşmanı oğul, dayak yiyen bir kız evlat, akamayan gözyaşlarım… Nerdeyim ben? Gözlerimi yere dikmiş dalgın dalgın eve yürüyorum.

Galiba diyorum, biz (ben ve benim gibiler) başka bir gezegende yaşayan canlılardık, öldük ve günahlarımızın bedelini ödemeye bu dünyaya geldik. Burası yarı açık bir cehennem mi? Bir tarafı alabildiğine güzelliklerle dolu, içinde zevkli, estetik sahibi, bahçelerine çiçekler eken, hayvanlarını gezdiren, yardım elleri kocaman insanlar yaşıyor. Ama aynı güzelliklerin içinde gözünü sevgisizlik bürümüş, merhamet ve vicdandan yoksun, yobaz, bastırılmış duygularının nerden fırlayacağı, kime tecavüz edip, kimin neresini keseceği belli olmayan yaratıklar sürüsü de. Tam çok mutluyum, şükürler olsun bu güzelliklere dediğimiz anda “GOT YOU” diye çığlık atarak çalılıkların arasından fışkırıp kalbimizin tam ortasına ateşten hançeri saplayan yaratıkların olduğu bir cehennem burası, artık biliyorum. Bizim burdaki görevimiz bu yaratıklardan en az yara alarak kendi varlığımızı sürdürmeye çalışmak. Fakat bu oyunu Yaratan, bize dokuz yüz can vermiş. Her sefer öleyazıp yeniden dirilmeye zorluyor. “Ayakta kalacaksınız” diyor gevrek kahkahalar atarken; “iyiliği ve sevgiyi yayacaksınız küçük insanlar. Pes ederseniz alırım kalan canlarınızı, yaşayacaksınız!” “Evet” diyor Polyanna. “Bu kadar mutsuz olur, kötü düşünürsen, sürekli küfür ve beddua edersen onların safına geçmiş olursun, negatif enerjileri çoğaltmış yani kendi titreşimini alçaltmış olursun. Böylelikle de düşük titreşimler birbirini çeker ve sürekli kötü ile karşılaşırsın. Onların tam da istediği bu Ahu! “Tekbir” vücuda salınan kanseri besleme. Sen temiz bir hücresin bu alemde; dünyayı kanserden temizleyecek olan sen ve senin gibi hücreler. Bu oyun alanına (ben yarı açık cehennem diyorum hala) salınmışsan eğer, o yaratıkların içine iyilik salması, ışıkla doldurması, o ışığın da önlerindeki karanlığı aydınlatıp, güzellikleri görmeleri için dua etmelisin Yaratan’a…”

Dönüp kedilerimin, köpeğimin patilerini öpüyorum, onları prenseslerim, kraliçem, iyi ki varsınız diye seviyorum. Sanki acı çeken, darp edilen tüm hayvanlar için, bunları yapanlar adına kendi hayvanlarımdan af diliyorum. Siz olmasanız, bu cehennem çekilmez olurdu.

Bu yazıyı bitirirken şimşekler çakıyor, gök gürlüyor, Yaratan göz kırpıyor sanki, “haklısın bingo!” diyor. “Göründüğün kadar saf değilsin, yaşın yolun yarısını geçti ama yeni anladın nerede olduğunu!” Elektrikler kesiliyor (gerçekten). Günlerdir yağamayan yağmur nihayet boşalıyor. Adeta ağlıyor olanlara ve iyi kalmış bir tarafı var hala belli ki, ve hemen ardından ekliyor; “Birazdan yine güneş açacak ve senin için yeniden ışıldayacak. Seninle işim henüz bitmedi”.

Beddua değil, aydınlık ve sevginin kazandığı bir dünya için dua edelim… Olur ya belki tutar!

FACEBOOK YORUMLARI


TORİK YORUMLARI
  1. […] Çok Çok Mutluyum Ama Bir O Kadar da Mutsuz – Biz Nerdeyiz? […]