Pazar Sohbetleri: Hande Şekerciler, Arda Yalkın

  
   Torik Yazarı                        

DİJİTAL AŞKIN KAHRAMANLARI

HANDE ŞEKERCİLER & ARDA YALKIN

Hande’yi ilk Muhsin Bilge’nin -nur içinde yatsın- sanatçıları da ağırladığı işyerinde tanımıştım. Muhsin Bilge -ki bizim Muhsin Amca’mızdı- Türkiye’nin hatırı sayılır koleksiyonerlerinden olmakla birlikte benim de çocukluk arkadaşımın babası idi. Neyse, Hande’yi yıllar önce tanıdığımda nasılsa hala öyle, bıcır bıcır. Yaptığı işlere kıyasla olabildiğince mütevazı olduğunu da eklemem gerek. Kendisini figüratif heykellerinden tanıyor olanlar mutkala çıkacaktır. Belki de Contemporary Istabul’da Arda Yalkın ile birilkte yaptığı çok paylaşılan dijital heykelinden çıkaracaksınız. Yine mi olmadı? O zaman buyrun bu iki genç ve nefis sanatçıyı bir pazar sohbeti vesilesiyle tanımaya…

Hande Şekerciler Bursalı ama çocuk yaşta ailesi ile birlikte İstanbul’a taşınmış. Marmara Eğitim Fakültesi’nde Güzel Sanatlar okumuş. Bu da kendi isteği ile olmamış aslında. Çocuklukta resim yapmayı çok severdim ama okulunu okuyup, resim heykel satarak yaşamak gibi bir olasılık olduğunu tahayyül edemiyordum diyor. Annesi, kızının yeteneğini hafife almayıp her ne kadar mimar olmasını istediyse de Güzel Sanatlar okuması için yüreklendirmiş, iyi ki de öyle yapmış.

Okulun ikinci senesinde Heykel bölümünü seçmiş Hande ve üçüncü sınıftan itibaren sanatçı asistanlığı yapmaya başlamış. Yunus Tonkuş’un asistanlığı sırasında, ufak tefek kendi işlerimi de yapmaya başlamıştım ama atölyenin kendisi de Yunus Tonkuş’un heykelleri de o kadar büyük ve görkemliydi ki telden yaptığım minik heykellerimi kıyıda köşede saklardım diyor. Muhsin Bey atölye ziyareti yaptığı günlerden birinde yine meraklı meraklı etrafı kolaçan ederken Hande’nin sakladığı heykellerden birini bulmuş ve Yunus Bey’e sormuş bu senin mi diye. O da hayır, asistanımın demiş. Günler sonra atölyenin telefonu çaldı ve tabii ki ben baktım diyor. Arayan Muhsin Bilge imiş. Siz Hande Hanım mısınız? Sizin heykelinizi almak istiyorum diyerek fiyatını sormuş. Hande o zamanlar 20 yaşında, telefonun ucundaki Muhsin Bilge hem kendisine ‘Hanım’ diyor hem de heykelinin fiyatını soruyor. Fiyat falan söyleyememiş tabii. Bir gün satacağımı hayal ediyordum ama bu çok ani oldu diyor. Düşüneyim diyip kapatmış ve ilk heykelini sıkı pazarlıklar sonucu 250 liraya satarak 20 yaşında sanat piyasasına adım atmış.  Şimdi, o zamanlarını tembel olarak nitelendiriyor, çünkü şu anda kendisinin hızına yetişmek mümkün değil. Sürekli çalışıyor, sanatçı rezidanslarına katılıyor, yurt dışı sanat fuarlarını takip ediyor, teknolojiyi, yeni teknikleri öğrenirken hem kendisini hem de sanatını geliştiriyor.

Adrenalin Bağımlısı Bir Rock Star: Arda Yalın

Aynanın karşısında gitar çalarken, çok ünlü olacağından emin olarak okulunu terk etmiş. Hep teknolojiye ve bilgisayarlara merakı olmuş. En ufak bir sanat eğitimi almadığını da göğsünü gere gere anlatıyor Arda. Çocukluğunda, yol gösterecek kimsesi olmadığından, bir çoğumuz gibi ne istediğini bilmemiş. Ailem bana şunu yap bunu yap değil, sadece “yapma” derdi diyor. Ben de adrenalini müzikten alıyordum diye ekliyor. Sonraları o adrenalini üretmekten aldığını anlamaya başlamış ve yaptıkları da beğenilince öz saygısı yerine gelmiş. Geçmişini öğrenince onun şimdilerde bu kadar odaklı, çalışkan ve ne istediğini bilen biri olmasına şaşırmamak elde değil.

Hergün herkesten beş kat fazla sosyal medyaya girerim ve sürekli yeni yazılımları takip ederim diyor. Sürekli araştırıp, izleyip kendisini eğitiyor. Otuzundan sonra aradığını bulmuş; hobisi ile işini birleştirebilmiş mutlu azınlıktan kendisi.

Hem kişilikleri, hem genel kültürleri, enerjileri ve işleriyle o kadar dolu dolu tipler ki, kime neyi sorayım, nerden başlayıp nasıl birleştireyim diye uzunca düşündüm. Haliyle sohbetimiz de biraz uzun ama benim için bir o kadar da şaşırtıcı oldu.

İşlerinde kah Jeff Koons’un parlak ve ifade yoksunu kitsch’liğini, kah Ron Müeck’in hiper-realist çizgisini görmenin mümkün olduğu; bazen pornografik, bazen çocuksu, kimi zaman sayko ama hep gözü kapalı formların kraliçesi Hande ile başlıyorum…

Ben: Seninle yapılan röportaj ve hakkında çıkan yazılarda,  heykellerinde Rönesans ve Helenistik dönemin realistik işlerinden etkilendiğin ve zaman içinde gelişerek işlerinin daha detaylı bir hal aldığı yazılıyor. Oysa,  bana da tam tersi gibi geldi bu akış. Yani detaylı ve ince ince dokunmuş karakterlerden,  donuk ve saf bir forma geçiş görüyordum.  Yanılıyorsam çekinme söyle!

Hande: Ecstasy serisindeki beyaz ve yalın heykellerden bahsediyorsun. Evet onlarda, daha önceki serilerde kullandığım kıyafet, saç, şamanik aksesuvarlar kalktı ama Yunan heykellerindeki gibi gerçekçi görünümü sağlayan tırnak, örneğin ayağın kıvrımındaki detayları veren formlar arttı ama onun üzerine eklenen aksesuvarlar yokoldu; rengi de yok ettim çünkü saf bir fikir anlatmaya çalışıyorum. Yalınlaşmak daha zor bu arada, resimde de heykelde de yapılan işin üzerine aksesuvar eklemek daha kolay ama vazgeçmek daha zor.

Ben: Monophobia isimli bir sergin oldu geçmiş yıllarda. Monophobia’nın kelime karşılığı yalnız kalma korkusu iken, sergilediğin heykeller bu anlamın tam aksini yansıtıyor. Yalnız, dingin ve huzurlu bireyler var heykellerinde. Bu tezat neyin ifadesi?

Hande:  Seninki bir yorum tabii, neticede işi yapıp ortaya koyduktan sonra artık izleyicinin onu nasıl yorumladığına müdahale edemezsin. Metin yazıp koyduğum zaman yaptığım işi eksikmiş gibi hissediyorum, kaldı ki Monophobia için de bir metin var ama izleyici metin okumak zorunda değil. Sen onu nasıl yorumluyorsan bence o doğru, çünkü senin gördüğün o. Serginin hazırlanma süreci tam da Gezi zamanına denk gelmişti. O dönemde şunu düşünmeye başlamıştım. İnsanlar bir fikre tutunduktan sonra birden o fikir için fanatikleşebiliyorlar ve yanlarında ne kadar çok kendileri gibi insan olursa o kadar rahatlayıp vahşileşiyorlar o fikri savunmak için. Bu buna bana çok tuhaf geliyor. Birincisi ben klan olmaya yatkın olmadığım için, ikincisi de bir fikir uğruna o kadar çıldırmak tuhaf geliyor çünkü fikirler değişebilir…

Ben: Evet, daha önce Bertrand Russell’dan bir alıntı yapmıştın,  “Düşüncelerim için ölmeyi göze almam, çünkü yanılıyor olabilirim”. Nefis!

Hande:  Gerçekten öyle. Fakat tabii ki her duruma göre kaypakça fikir değiştirmekten bahsetmiyorum.  II. Dünya Savaşı döneminde sanatın nasıl propoganda aracı olarak kullanıldığını anlatan Sanat ve Propoganda kitabında, çok değerli bulduğum bir yer var; “Bir fikrin en fanatik ucunda bulunanlar, karşı tarafa geçmeye en müsait olanlardır” diyor.

Monophobia serisindeki heykeller bir klanın karakterleri, bir klana ait olmadan varolamayan insanlar. Bir yandan da kendi içine dönmüş karakterler yapmak istedim. Senin ille de görmeye çalıştığın dinginliği de, yalnız kalma korkusuyla bir bir klana ait olmanın verdiği huzur olarak değerlendirebilirsin.

Genç bir izleyici, o karakterlerin üzerilerinde aslında o aksesuvarların hiçbirinin olmadığını ama kendilerini öyle hayalettiklerini söylemişti.  Bu yorum da çok hoştu mesela.

Tezat, hayatın da sanatın da özünde olan bir şey ve olmazsa olmazı. Kimi zaman kullandığım malzeme ile fikrin tezatlığı da beni mutlu ediyor. Örneğin çok eskiden, uçmak isteyen bir kuş heykeli yapmıştım, demirden! Fikri vurgulayan şey tezatlık, benim tüm heykellerim için geçerli olan şey aynı zamanda.

Ben: Neredeyse tüm işlerinde gözü kapalı figürler var. Bunun sende spiritüel bir anlamı var mı?  

Hande: Çünkü ben heykellere konu ettiğim karakterlerin iç dünyasını göstermeye çalışıyorum . Gerçekte olan değil de, o anda kafalarından ya da kalplerinden geçenler… Mesela Ecstasy’de kendini olduğu gibi kabullenen insanlar var. Hep ikiye bölünmüş karakterler, içlerinde yaşadıklarını göstermeye çalıştığımdan. Monophobia’da da öyle.

Ben: Heykellerinde modifiye edilmiş vücut parçaları, kimi zaman tüyler, küpeler vs görüyoruz. Bunların şamanizme gönderme olduğunu zaten söylüyorsun. Bir iç çekiş, özümüze dönebilmek için bir özlemden mi  şamanizm referansı? Kendi doğamızdan çok koparıldık bu mudur?

Hande: Ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Hep diyoruz ya, doğada öyle değil, doğada böyle değil diye… Oysa bizim doğamız bu! Biz doğadayız şu an ve doğanın bir parçasıyız. Ama biz diğer hayvanlardan farklı olarak, bilinçli bir şekilde onu biçimlendirebiliyoruz. Koptuğumuzu düşünmüyorum. Aksine, bu kadar medeniyet kurmamıza ve bilimde kültürde ilerlememize rağmen son derece ilkel duygularla yaşıyoruz.

Arda: Doğa dediğin şey habitat. Şu an bulunduğumuz yer çok doğal, binayı doğa saymayıp ağacı doğa saymak çok hastalıklı bir düşünce. Kanser doğal değil diyebilir misin? Diyemezsin.

Ben: Teknoloji, insanın organik doğasına uygun birşey mi peki?

Arda: Tabii ki uygun canım! Belki de 25-30 sene sonra insan kendi evrimini sağlayan –bizim bildiğimiz- yegane canlı olacak. Bu da doğal. İnsanlar, çiçekle böcekle denizle binaları birbirinden ayırararak çok büyük bir yanlışın içine düşüyorlar. Gidişat doğru ve sağlıklı mı dersen, hayır değil. Ama doğal mı? Doğal!

Hande, tam olarak bunu söylemeye çalışıyorum diyerek gülüyor…

Bizi, dünyaya bulaşmış bir hastalık gibi düşün!

Ben: Evet tam olarak da öyle düşünüyorum zaten!  Bunlar da bu hastalığın ürünleri.  Deforme edip bozuyorsun, kanser insanı nasıl deforme ediyorsa, sen de taşı toprağı modifiye edip bunları çıkartıyorsun ortaya. Sağlıklı değil evet, ama çok doğal. Ve umurunda bile değilsin evrenin, senin burada yaptığın modifikasyonlar hiçbir şey ifade etmiyor. İnsanlık yok olsa da dünya belki de başka bir hayat formu ile yoluna devam edecek. İnsan doğayı değiştirecek kadar önemli bir varlık değil.  Konu burda biraz sertleşiyor ve Hande söze giriyor…

Hande: Kunduzun ağaçları kesip yuva inşa etmesi gibi. Sadece biz, daha büyük ölçekte yapıp onların habitatını da etkiliyoruz.

Ben: Peki insan kendi bindiği dalı kesmiyor mu herşeyi kirleterek? İçtiğimiz su, aldığımız nefes, yediğimiz balık, toprağın mineralleri…

Hande: Evet haklısın. doğru demiyorum yaptığı şey için, ama yaptığı şey tam olarak bu. Dünyanın sonu gelmiyor yani, insanlığın sonu geliyor.

Arda: İnsanlar da, yemek verildikçe yiyen ve sonunda çatlayıp ölen akvaryum balıkları gibi. Boş bir yol bulmuş, basıp gidiyorlar.

Burdan anladığım şu ki, ikiye karşı tekim! Fakat söyledikleri doğru mu? Doğru! Geriye kalıyor kabul etmek ve etmemek! Belli ki, ben hayatın şamanizm evresinde kalmışım ve tam da soyu tüketilen kızılderililer gibi hissediyorum.  Binmişiz bir alamete, gidiyoruz  kıyamete diye iç geçirerek sebeb-i buluşmamız olan  sanata dönüyorum.

Yine ben: Son sergin Ecstacy’de parçalanmış kimlikler var sanki. Yine hakim duygu yalnızlık sanki. Bir acı çekme mi var orda?

Hande: Tam tersine. (Şu dakikada “Evet, tam olarak öyle” demesini beklemiyorduk zaten!!)  Ecstasy’nin çıkış noktası bireyler. Hatta şu an cinsiyetler arası akışkanlık konusu da hayli popüler olmaya başladı. Aslında tek bir cinsiyete sahip olmadığımız ve toplumsal cinsiyetler olması durumu. Bizim birbirimizi tanımlamak için ihtiyacımız var etiketlere. Şşşt baksana diye seslenecek halimiz yok birbirimize. Sosyal statülere de ihtiyacımız var, ama bir tek bununla da yaşamamız gerekmiyor. Sana sokakta “hanımefendi” diye hitabettiklerinde, kadın gibi hissedip öyle yaşamak zorunda değilsin. Ben de, insanın kendini olduğu gibi kabul edebileceği bir ruh durumu yok mu, öyle bir dünya yok mu diye düşündüm. Neden olmasın? Belki de bir zaman sonra dil değişecek ve kadınlara hanfendi, erkeklere beyfendi değil de cinsiyetsiz bir kelime ile hitabedilecek. Ama yine bir hitap olacak ortada. Türkçe mesela, çok liberal bir dil olmasına rağmen toplum olarak çok kapalı olmamız beni şaşırtıyor.

Ben: Tel, polimer çamuru, epoksi gibi çok da alışılmamış malzemeler seçiyorsun heykellerinde. Neye göre seçiyorsun malzemeni? Önce fikir mi geliyor yoksa malzemeye göre mi fikir şekilleniyor?

Hande: Önce fikir oluşuyor. Önce heykeli yaparsın sonra teknoloji geliştirirsin gerekirse. Çünkü öbür türlü ilerleme olmaz. O saydıkların zaman zaman kullandığım malzemeler, şu an sadece epoksi kullanıyorum. Arada keskin sınırlar var gibi gözükse de öyle değil. Yaparken zaman içerisinde karşına çıkıyor. Çok fazla teknik sorun yaşadım dökümcülerle, kalıpçılarla. Burda iş ahlakı berbat. Yaptığın işin iyi olmasını istiyorsan herşeyi kendin yapmalısın. Ama bir ekibin yoksa bu mümkün değil.

Ben: Günümüzde epoksi diyince rengarenk, pırıl pırıl canlı renkler gelirken akla, senin beyazı tercih etmen mermere benzemesi mi?

Hande: Aslında evet. Ama onu taklit etmek için değil. Mermer yapmak istesem öyle yapardım. Zaten epoksi bembeyaz da değil, kirli beyaz. Epoksiyi bulmama sebep olan Arda’dır. İnterneti optimum kullanan bir insan olarak benim için araştırdı ve bu malzemeyi buldu. Fikri ve formları daha çok ön plana çıkarmak için rengi tercih etmiyorum. Çünkü heykelin özü ışık ve form aslında. Ama sadece ışık ve formu kullanmaktan da hoşlanmıyorum, bir fikir de olsun istiyorum ve fikir benim için insanla şekilleniyor.

Ben: Sanatsever olarak bir derdim var. Bir sergiye gidiyorsun, bakıyorsun sanatçı uğraşmış, döktürmüş, onlarca eser asmış, derdi de var belli ki bu işlerin. Anlamak istiyorsun ama ne bir açıklama ve ne bir isim var eserlerde. Bu biraz hayal kırıklığı yaratıyor bende. Hızla uzaklaşmak istiyorum ordan, sanki anlamadığımı fark ettirmemek adına. Kataloğa bakıyorsun, katalog yazısını yazan da anlamamış tam.  Bu durumda o sanatçının o eserleri gerçekten hangi duygu ile, neden ürettiğini, derdini hiçbir zaman anlama şansın kalmıyor. Sence neden sanatçı bu kadar gizemli olmak zorunda? Sanatın içeriği anlaşılmadığı zaman daha mı değerli yoksa daha mı havalı oluyor?

Arda: Sonunda işlerin sergileneceği bir workshop yaptım geçenlerde. Katılımcılar bir fikirle geliyor ve o fikrin kavramsal açıdan nasıl ifade edilebileceğinin, nasıl yapılabileceğinin yolunu bulmaya çalışıyoruz beraber. Bir çocuk, bunu böyle yaparsan anlaşılmaz ama yanına güzel bir metin koyarsan olur dedi. Bence bu çok yanlış bir kavram. Birincisi sanat eserinin kendi başına ayakta durabilmesi lazım. Bir sanat eseri ortaya konduktan sonra metnin ona aracılık eden bir şey olması lazım. Ama sanat eserinin bir parçası olarak bir metin koymak çok absürd geliyor bana. O zaman metin yaz, neden eser yapıyorsun?

Hande: O metin eserin bir parçası ise tamam. Ama anlatıcısı olarak orda olması çok absürd.

Arda: Mesela toplamda 10 tane eseri olan ve yeni sergi açan biri, sergisine anlam katmak, metin ve fikir olarak da desteklenmek için küratörle çalışıyor. Ben bu duruma da çok karşıyım.

Hande: Sanatçı anlam bulma işini sana bırakmak istiyor olabilir.

Arda: Sanatçı bunu istemeyebilir veya tercih etmeyebilir. Ben bunu yaptım, ister beğen, ister beğenme diyebilir.

Hande: Orda bulanık bir sınır var. “Ben yaptım oldu” ile “Benim bir fikrim var, bunu da şu formlarla, bu renklerle ve seslerle anlatıyorum ama buna bir etiket koymak istemiyorum ki izleyici bunu kendi istediği gibi yorum yapsın” arasında fark var. Günümüzde o fark biraz muğlak hale geldi, çünkü aslında çok fazla sanatsal bir yaratıcı gücü olmayıp çok iyi network’ü olduğu için sanatçı etiketi alan insanlar var. Bunu, sanat dünyasının içinden olmayan bir izleyici bilemez. Şöyle bir şey de var; sanatçı eserine yeterince emek verdiyse, sen fazla birşey bilmeden de bağlanabiliyorsun. Zaten sanatçı dediğimiz insan, o yaratıcı enerjiye sahip olan insan. Bill Viola’nın bir videosunu izlemiştik New York’ta. O kadar etkileyiciydi ki adını merak etme gereği bile duymadık.

Arda: Son verdiğim workshop’ta  gençlerin hep kısa yol peşinde olduğunu fark ettim. Oysa benim için emekyoğun işler çok önemli. Onlara Barcelona’da gördüğümüz bir Picasso sergisi örneğini verdim. Picasso’nun hiper-realizme varan bir resim eğitimi ve çok ciddi bir eskiz birikimi var. En sonunda gittiği yol onu kendi türünde bir soyutlamaya götürmüş. Yani temeli sağlam bir şekilde kurduktan sonra bunu yapmayı tercih etmiş. Ama siz bu temel bilgileri almadan, o süreçten geçmeden bir işe kalkışırsanız, taklit edebilirsiniz ama aynı yere varamazsınız, yaptığınız işler havada kalır.

Ben: Peki biraz da sizin birlikteliğinizden bahsedelim. Ha.ar adında bir oluşum kurdunuz. Arda  sanat eğitimi almadığını söylüyor ve asla sergi açmak gibi bir düşünce yoktu aklımda diyor. Hangi şartlar altında bir araya geldiniz? Nasıl oldu bu iş?

Arda: Ha.ar 10 senelik bir oluşum değil bu arada, son altı aydır birlikte üretmeye karar verdik. Ondan önce böyle bir güdümüz hiç yoktu. Bir ihtiyaç halini almaya başlayınca, ister istemez birbirimizin işlerine dahil olmaya başladık.

Hande: Evet ama Arda hep videocuydu. Tanıştığımızda çok güzel videolar yapıyordu ama yaptığının sanat olduğunun farkında değildi (Gülüyoruz)

Arda: Bir konserde tanıştığım insanlar sayesinde videoda ciddi bir potansiyel olduğunu gördüm. O dönemde, birkaç arkadaşımın da katkısıyla underground video yapan isimler öğrendim. Bunlar alternatif insanlar ve yazılımın sınırlarını zorluyorlar. O dönem onların videolarını izlemeye ve biriktirmeye başladım. Michel Gondry bunlardan biridir mesela. GMUNK var, MK12 gibi oluşumlar var. Müzik geçmişimden dolayı, video işine girmemden daha 1 sene geçmemişti ki birçok müzisyen için sahne görselleri tasarlamaya başladım. Canlı konser ekipmanları gibi şeyler kesinlikle yoktu Türkiye’de o dönem. Tektik biz ve sahnede canlı video mixleri yapmamıza olanak sağlayan birçok cihaz edindik. Sonra kendi çektiğimiz şeyleri mixlemeye başladık. Ben işin daha teknik tarafına kaydım, yazılımın sınırlarında gezinmek daha cazip geldi. Çektiğim müzik videolarından bazıları enteresan yerlerde yayınlandı , MTV’de yayınlanan kliplerim oldu. Tam o dönemde tanıştık Hande’yle. 10 seneden fazla oldu.

Ben: Nerde tanıştınız?

Hande & Arda aynı anda: Meyhanede 🙂

Dijital Ressamlar Geliyor

Arda: Sonra birlikte animasyon stüdyosu kurup reklam çekmeye başladık. Çok da iyi gitti. Fakat 2011 Kasım’da bir motorsiklet kazası geçirdik ve şirketi kapatmaya, ticari iş yapmamaya karar verdik.

Hande: Bana fiziksel olarak birşey olmadı ama Arda’nın sağ eli parçalandı, parmağı koptu. Bu bana da olabilirdi ve bir daha heykel yapamayabilirdim. O zaman istediğim hiçbir şeyi yapmamış olacaktım. O anda karar verdim sanata dönmeye.

Arda: O dönemde insanlar müzik videolarımı izleyip sergilere katılmamı söylüyordu. Contemporary Istanbul’da (CI) bir video seçkisine videomu koydum ve çok iyi tepkiler aldım. Video sergisi yap diyenlere, bunu yapamayacağımı ama basılı iş yapabileceğimi söyledim. Yaptım ve çok iyi gitti ilk sergim. Yine CI’a koyduğum iş çok iyi oldu, ordan da yürüdüm zaten. Hala kullandığım yazılımları en dibine kadar nasıl kullanabilirimin peşindeyim. Hande’yle birlikte oldukça, grafiksellikten hiper-realizme evrildi işlerim. Eskiden karakterlerin fotoğraflarını çekip fotomanipülasyon yapıyordum, ama son 2 senedir 3D’de kendi karakterlerimi yaratma işine giriştim.

ÇİFT KİŞİLİK DEV KADRO

Ha.ar da böyle oluştu zaten. Hande’nin de benim de kişisel işlerimiz var. Ama bizim kişisel olarak yapamayacağımız kadar büyük ve kapsamlı projeleri beraber yapıyoruz. Mesela CI’da bu sene yaptığımız video heykel yapmak istediklerimizin çok primitif bir versiyonu olmakla birikte fikrimizi ortaya koymak açısından önemli. Şimdi onun çok daha karmaşık versiyonları üzerinde çalışıyoruz. Yaptığımız resim de ilk kez yapıldı. Tamamen 3D modellenmiş karakterler var. (Hande, sorum üzerine modelleme dediği şeyin dijital ortamda yapılan heykeller olduğunu söylüyor) Hedefimiz gerçekçi modeller yapmak değil ama izleyenlerin hiçbiri onların 3D olduğuna inanmadı. Herkes fotoğraf olduğunu düşündü ama değillerdi aslında. Tamamen stüdyo ortamında kendi modellediğimiz karakterlerle yaptık. Hollywood stüyolarında ne kullanılıyorsa biz de onu kullanıyoruz, Avatar filminde kullanılan teknolojinin aynısı yani. Farkı şu ki biz orda koskoca bir ekibin yaptığı işi, seneler içerisinde, sen şunu öğren ben bunu öğreneyim diyerek sadece ikimiz yapar hale geldik. Ha.ar’ı rönesans sanatında olduğu gibi devasa resimler yapmaya yaklaştırmak gayemiz.  Kendi üretim stüdyomuzu kurduk. Bronz hariç her malzemeden heykel yapabilecek durumdayız.

Hande: Her ikimizde de kendi kendine yetme isteği olduğu için birlikteliğimiz o anlamda da işe yaradı. Arda interneti çok iyi kullandığı için, nasıl öğrenmem gerektiğinin yollarını Arda’dan öğrendim. Kendi kendime yapamayacağım işleri yapmam artık.

Arda: Birilerinden birşey talep etmek için de ne istediğini iyi bilmen gerek. Türkiye’de özellikle dijital işlerde bu yok. İnsanlar nasıl olsa birisiyle birlikte bunu yaparım diye öğrenmeye çalışmıyorlar.

Hande: Bilgisayarın kendi kendine yaptığını düşünenler de yok değil.

Arda: Birşey yapacaksam en iyisini yapma isteği var bende. Bu benim hastalığım, sıradan olmayı kabul edemiyorum. Benden çok daha genç ve yetenekli insanlar var, çok daha erken bu işle tanışmış insanlar var. Yaş itibarıyla onlardan önde olmam lazım, dolayısıyla onların harcadığı eforun iki katını harcamam lazım. Bu bir gerçek. Ben de öyle yapıyorum, hatta üç kat daha fazla çalışıyorum.

TEZATLAR ÇİFTİ

Ben: İkinizin de işlerinde tezat/kontrast ve biraz ters köşeye yatırma durumu mevcut. Hayata bakşınız mı sizi bir araya getirdi?

Hande: Bizim her konuda çok iyi anlaştığımızı düşünenler var ama olaylara o kadar farklı bakıyoruz ki aslında, birbirimizin tam tersiyiz. İş yapma biçimimiz ve iş ahlakımız birbirine çok benziyor. O konuda iyi anlaşıyoruz. Yoksa birlikte iş yaparken çok kavga ediyoruz. O da işin nasıl yapılacağı ile ilgili kavga oluyor genelde. Ama, Arda’nın kendi işini anlatırken kurduğu cümleyi, ben de kendi işimi anlatmak için kullanabilirmişim gibi geliyor. Bunu ben mi söylemiştim acaba diye düşündüğüm zamanlar oluyor.

Ben: Arda, son sergin Everything is Awesome’ı çok beğendim, çok heyecanlandım .Çok  ciddi ve net bir soruna parmak basıyorsun.  Gerçekten şizofren bir hal içindeyiz. Sosyal medya sahte yüzümüzün aynası. İkiye bölünmüşlüklerimizin süslü tarafı. Sen de bu sergini anlatırken ortasınıf ikonografisi ve tüketim pornografisini konu edindim diyorsun. Bu kavramları biraz anlatır mısın?

Arda: Birincisi, kimseye akıl verebilecek durumda değilim. Ben de o çılgın tüketimin bir parçasıyım. Araba değil ama bilgisayar konusunda var takıntım ve bunu rasyonalize edebildiğim için benimki daha kötü. Dolayısıyla, kendimi bu deliliğin dışında görmüyorum ve kendi içimde yaşadığım şeyi paylaşıyorum. Dediğin gibi, bir yaraya parmak basmaya ya da yol göstermeye çalışmıyorum.  Çevremde böyle bir şey var ve ben de bunun içindeyim şeklinde bir hiciv yapıyorum o sergide. Çıkan işten de memnunum. Circle Jerk adlı, 7 kanallı senkronize video Fransa’da, İspanya’da,  Amerika’da, Rusya’da sergilendi. Bu hafta da onun kısa film vesiyonu bitmek üzere. Bayağı iddialı bir şey oldu, önümüzdeki haftadan itibaren uluslararası festivallere gitmeye başlayacak.  Bu serginin bir özelliği de kullanılan görüntülerin tamamının gerçek görüntüler olması, özellikle Ortadoğu’dan alınmış savaş yıkıntıları.

Peki alternatifin ne diye soranlar oluyor. Alternatifim olsa zaten Zizek gibi bir adam olurdum; kitaplar yazmaya başlar ve alternatif bir toplum önerirdim. Alternatifim yok. Bir sorundan bahsetmek için o soruna alternatif üretmek zorunda değilim. Fakat dikkat ettiğim şeyler var. Örneğin kent suçu olduğunu düşündüğüm birkaç bina var İstanbul’da, açıldığından beri gitmedim. Ama son verdiğim workshop için gitmek zorunda kaldım. Oturduğun yerden protesto etmek mi, yoksa 30-40 öğrenciye temas edip bir şeyler öğretmek mi? Yurtdışında daha fazla alternatifin var, ama Türkiye’de herşey daha siyah beyaz, seçenek fazla yok. Bir de sadece sanatçı etiketine sahip olmak seni otomatikman üst insan falan yapmıyor. Öyle bir beklenti var ya Türkiye’de. Ben sanatçıyım, saygı duyacaksın şeklinde. Yok öyle birşey. Hatta dünyada en ahlaksız kişilerin içinde sanatçılar var. Çünkü sürekli beslenen çok yüksek egoları var. En basit örneği Dali mesela. Binlerce insanın ölümüne sebep olan Franco’ya destek vermiş bir adamdır Dali.  Ben sanatçıyım, saygı duyun bana önyargısından kurtulunca her şey daha kolay oluyor. Sanatçının topluma örnek olması gerektiğini de düşünenler var. Ne münasebet!! Yaşlandıkça insanlar seni ciddiye almamaya başlıyor ve onlar da daha çok bağırmaya başlıyor beni örnek alacaksınız diye. Asla onlardan olmak istemiyorum.

Daha çok sorum vardı Arda’ya sorulacak ama sanırım daha uzun olmamalı bu sohbet. Sanatçılarımız da acıktı, mızmızlandı gidelim artık diye.

Bu benim yaptığım ve yazdığım ilk sanatçı röportajım. İşlerinin bende yarattığı duygular ile romantik bir sohbet yapacağımızı sanırken beni sürekli ters köşeye yatırdılar. Ne desem, o öyle değil, böyle değil, biz öyle düşünmüyoruz şeklinde yanıtlar aldım. Buna hem çok bozuldum, hem de şaşırmak hoşuma gitti.

Hiçbir şey göründüğü gibi değil.

FACEBOOK YORUMLARI


TORİK YORUMLARI