Heykeltraş İskender Giray ve Kadıköy’ün Demirbaşları

  
   Torik Yazarı                        

Kadıköy’ün farklı bir hissi farklı bir ruhu olduğundan bahsedebilmek için sanıyoruz az da olsa bu sokakları biraz arşınlamak gerekiyor. Caferağa, Moda, Yeldeğirmeni, Bahariye… İstikamet nereden nereye olursa olsun esnafının, insanının, sanatçısının değişmez sıcaklığını hissedebiliyorsunuz burada. İskender Giray da Kadıköy’ün, Moda’nın tabir-i caizse birbirinden güzel, anlamlı ‘Demirbaşlarını’ yaratan ve zamanında hayatının akışına bambaşka bir yön vermeyi başaran cesur ruhlu sanatçılarımızdan. Kendisinin de dile getirdiği gibi farkındalığını kaybetmeyerek gitmek istediği yoldan emin adımlarla gidenlerden biri… Yani birçok kişiye ışık olabilecek bir hikayesi var İskender Giray’ın. Hal böyle olunca hayatını, çalışmalarını, birçok kişiye ışık olabilecek söylemlerini kendisinden dinlemek istedik. Moda’da, atölyesinin hemen yanındaki kafede, çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Fizik mühendisliğinden plastik sanatlara radikal bir kararla geçiş yaptığınızı biliyoruz. Bu süreçten bahsedebilir miyiz biraz?
Bir kimlik bunalımı sırasında geçtim. Telekomünikasyon şirketinde kurumsal bir işim vardı. Uzun toplantıları olan bir işti. Ben o toplantılarda sınıfta mezun olmayacağı belli olan öğrenci gibiydim.  Daha sonra anti depresan kullanmaya başladım, aklımda sürekli ‘Ben burada ne yapıyorum?’ sorusu vardı. Bunların sonunda mesleği bıraktım. Staj yapan bir öğrenci değildim öğrencilik yıllarımda dolayısıyla o dönem ne almam gerekiyorsa onu almaya çalıştım. Ama alamadım, almadım ve Bilgi Üniversitesi’ni bıraktım. Fizik yüksek lisansımda da deneysel fizik istiyordum. Fakat burada pek mümkün değil, yurtdışına gitmeniz gerekiyor. Türkiye’de birçok laboratuvar var tabii ki ama mesela parçacık fiziği üzerinde çalışmak istiyorsanız kullanılan aletler birkaç oda büyüklüğünde ve milyonlarca dolar maliyetinde, bizde yok. İTÜ’de ufak bir nükleer santral var ancak onun üzerinde çalışmalar yapabiliyorsunuz. Deneysel fizik de yapamayacağımı anladım. Aslında yapabilir miydim, gidebilir miydim onu da bilmiyorum çünkü fizik yavaş yavaş delirten bir konu. Ama bunların hepsinin yanında ben fizik okumaktan çok memnundum. Bunu her zaman söyledim ve söylüyorum da. Müthiş bir bilgi birikimi. Bunun için illa ki üniversite okumak zorunda değilsiniz, merak edip de okuyabilirsiniz. Ama tabii düşünsel kuantum da başlamayın yani (güler). ‘Kuantum’ gerçek anlamda ne olduğunu bilmeyen herkesin ağzında.

Tamamen Spiritüel bir alan gibi görülüyor sanırım?
Aynen öyle. Aslında fiziğin içinde bu spiritüel alan fazlasıyla var ama o bilgi birikiminden sonra var. Önce spiritüel tarafını anlayayım sonra bilimsel tarafına bakarız değil yani. Önce bilimsel tarafını bir çözeceksiniz ki işin ruhani tarafına ‘Aa!’ diyebilesiniz. Gerçekten düşünce gücüyle mi yapıyoruz bunları yoksa bu bir istatistik mi bunu görebilirsiniz. Schrödinger denklemini görmemiş bir insanın kuantum hakkında bir kitap yazması bana komik geliyor. (Güler) Dolayısıyla gerçek anlamda fizik ve bu birikim hayata bakışınızı değiştiriyor, bir çok yönden de hayatta kolaylık sağlıyor. 

‘İskender Giray’

Plastik sanatlarla ilgili akademik bir eğitim almak ister miydiniz?
Sonrasında lüksüm olsaydı akademi okumak çok isterdim ama belki de böylesi daha iyi. Çünkü bazı akademi okuyan arkadaşlarım “Bu şekilde daha iyi, böylece kafan açık” diyorlar. Benim de gözlemlediğim kadarıyla o noktada bir doktrin problemi var. Hocaların doktrinleri altında şekillendiriliyorsunuz. Öğrencilerin bir kısmı sınırlandırılmış çıkabiliyor. ‘Heykelde bu olmaz, resimde şu olmaz’ gibi teorik düzenlerle devam edebiliyorlar hayatlarına. Aslında sanatsa konu, gerçekten doğru yoldan giderseniz olabilir.

Bilim için var olan bir düzeni belki bir alemi uçsuz bucaksız bir keşfediş süreciyken sanat tam tersi kişinin iç dünyasını keşfettikten sonra ortaya çıkan bir var ediş süreci. Sizce yine de bilimin ve sanatın ortak paydaları var mı?
Çok doğru. Bu tartışılır hatta tartışılırsa çok yüksek ihtimalle ben kaybederim. Ben aslında iyi sanatın iyi zanaattan çıktığını savunuyorum. Fikir işin sanatsal kısmı ama bunu karşı tarafa aktarmak iyi bir zanaatla oluyor. Bunun diğer tarafına baktığımızda estetik görü objenin kavramsal tarafıyla bütündür. Bu sandalye doğru bir yere doğru bir tavırla konulduğunda bu sandalye bir sanat eserine dönüşebilir. İşte bu noktada aslında estetik görünün işin kavramsal tarafıyla nasıl bütünleştiğini görürüz. Dolayısıyla o taraf da bir sanattır ve ben onu da kullanıyorum. Daha az zanaat daha fazla fikir… Ama istiyorum ki daha fazla zanaat yapacak zamanım ve bütçem olsun. Daha iyi zanaatla bu fikri aktarayım. Ben o zaman daha rahat edebiliyorum, o zaman daha iyi bir eser çıkarttığıma inanıyorum. Yani ortak payda dediğimiz bu olabilir. Sanatçılar iyi zanaat öğrenmeli veya böyle bir kaygıları olmalı. Onun dışında ortak bir paydada buluşulması gerektiğine inanmıyorum. Bence yaptığım iş diyalog ve bu diyaloğu dürüst bir şekilde kuracak, karşıdaki kişiye aktarabilecek kadar bu iş yapılıyorsa o zaman sanatla uğraşıyorum diyebilirim.  Ama şuna inanmıyorum mesela, “Ben akademi okuyorum, bu yaptığım iş sanattır. Hiçbiriniz mi anlamadınız? Hepiniz yok olun! Sanattır bu”. Tamam, bu özgüven biraz yüksek bir özgüven. Sanatçının bu kadar yüksek bir tavırda olmaması gerektiğine inanıyorum.

Sanatçı eserinde mutlaka bir şeyler anlatmalı mı?
Bir şeyler anlatmalı evet. Yani bu anlaşılma kaygım yok tavrı biraz beni geriyor. Niye anlaşılmasın? O zaman niye yapıyoruz? Sadece kendi estetik görümüzü ortaya koymak için de bir şeyler yapıyor olabiliriz evet ama onu söyleriz o zaman. “ Ben anlatıyorum siz anlamıyorsunuz” çok farklı bir şey. Bize en azından bir ipucu verilmeli. Bir akım takip ediyorsan onun ipucunu vermelisin mesela. “Ben mikrokozmos’la uğraşıyorum” demelisin ki ben de “Aa evet, kristal yapıyla benzeşiyor” diyebileyim.

Kukla yapmaya devam ediyor musunuz?
Artık daha az yapıyorum. Bir projem var ama. Kadıköy’de kukla, maske workshop ve aynı zamanda satış noktası gibi bir merkez açmak istiyorum. Ama artık benzetme kukla yapmıyorum. Heykele daha çok vakit harcıyorum.

Kuklanın tam anlamıyla iyi bir kukla olabilmesi için aynı zamanda iyi bir oynatıcıya ihtiyacı var. Heykelin gerçekten iyi bir heykel olabilmesi için neye ihtiyaç var?
Aynen öyle. Heykelin iyi bir heykel olabilmesi içinse kesinlikle iyi bir mekana ihtiyacı var. Doğru alanda olması lazım. Her heykelin kendine ait bir alanı var. Tabii yerine göre değişir ama iyi bir heykel çevresinde izleyiciyi dolaştırır. Bir noktadan bir detayını yakalarsınız ve o detay sizi başka bir detaya o da başka bir detaya yönlendirir. Dolayısıyla heykellerin doğru yerde olmaya ihtiyaçları vardır. Dünyanın en güzel eseri yanlış bir yerde bir anda yok olabilir. Bizde de biliyorsunuz bir sürü yetenek doğuda ve birçok yerde yok oluyor. Dünya üzerinde de öyle. İstediğine ulaşabilen dünya üzerinde 7 milyar insandan çok azı. Onun dışında hepimiz bir yerlere gelmek için bir yerleri tırmalamak zorundayız. Kader de böyle bir şey zaten, başlangıç koşullarıyla ilgili. Dolayısıyla heykeller de yetenekler de yanlış düzenlerde olurlarsa kaybolabilirler.

Bu yeteneklerin ortaya çıkmasına çoğunlukla maddi kaygılar engel olabiliyor diyebilir miyiz?
Bu kaygı olmak zorunda. Ben bu mesleği seçerken herkes ama herkes “Aç kalacaksın” dedi. Bunu göze aldığımı söyledim. Ama göze alıyorum demek de “Tamam, aç kalacağım” diyerek yola başlayıp kendini aç bırakmak değil tabii ki. İnsanlar ucuz ürün istiyorlar ama iyi ürün istiyorlar. 3 tane tık var: ‘Hız, bütçe, kalite’. Türkiye’de istiyorlar ki bu üçü birden açık olsun. Bu üçünün açık olduğu bir iş yok. Avukat da olsanız yok, gazeteci de olsanız yok. Ufak detaylar pahalı hamleler getirebiliyor. Tertemiz bir masayla biraz kirli bir masa arasında bir masalık bir zaman kaybı oluyor gibi. Ama ben her şeye rağmen iyi bir heykel vermek istediğim için kazancım daha da düşüyor. Hatta arkadaşlar arasında ‘Salaksın sen’lere kadar geldi mevzu (gülüyor).

Çoğu kişi çalışmalarınızın sadece sokak sanatına yönelik ortaya çıktığını düşünse de ek işler de yapıyorsunuz haliyle.
Aynen öyle başka türlü para kazanmanın bir yolu yok zaten. İki yıldır geçinebilmek için çok fazla sanatsal üretim yapamıyorum. Çalıştığım açık görüşlü insanlar beni serbest bırakıyorlar dolayısıyla siparişlerinde sanatsal bir doyuma ulaşabiliyorum. Ama isterim ki ben sadece kafamdaki fikirleri hayata geçirebileyim. Ama tabii bu mümkün değil… Mesela bronz bir heykele ulaşmak epey maliyetli.

‘Ekmekçi Berkin’i arıyor’

Eserlerinizde kil değil de demir kullanmanızın bir nedeni var mı?
Demir kile göre daha az maliyetli ama tabii ki yine de insanların sokağa bırakmak istemeyeceği bir paraya mal oluyor. Fakat paslanmaz çelik ve bronz çalıştığımda onlar ağır maliyetler istiyor. Bir işçisiniz ve bir sürü aşamadan geçiyorsunuz. Heykeli tekrar tekrar sürekli yapıyorsunuz. Taş işleyen de aynı şekilde. İnsanlar zannediyorlar ki yapıyoruz ve oluyor. Mesela kukla yapıyorum ve biri diyor ki “bu eli kapatalım”. Kapatalım mı? Kendi elimi mi kapatıyorum? O eli tekrar modellemem, tekrar kalıp almam ve tekrar boyamam gerekiyor. Aynı zamanda bir takım var. Ve bu takımdakilerde sizi dinlemiyorlar. Malzemeyi satın alabildiğinin maksimumunu alırken, heykeli satın alan kişi minimumu veriyor. Yani üreten her zaman en azını kazanıyor. Maalesef 3. Dünya ülkelerinin sistemi bu.

Genelde tek başınıza mı çalışırsınız?
Asistanla çalışmayı pek tercih etmiyorum. Eğer yanıma birini alacaksam maaşlı olarak birini alırım o da büyük ihtimalle bir heykeltıraş olmaz bir zanaatkar olur. Benim işime fikir karıştırılmasından nefret ederim. Kendine ait bir fikrin varsa onu sen kendin yapmalısın. Kaç defa söylemişimdir “hemen bırak benim işi ve kendi fikrini yapmaya başla” diye. O yüzden bir sanatçı almamayı tercih ediyorum. Benim heykel üzerindeki düşüncelerim bitmiyor zaten. Bizim insanımızda fikir söylemeyi sever biliyorsunuz. Bir sosyal deney yapmışlardı. Bir resmin üzerine “bu resimde eksik bir şeyler görüyorsanız söyleyin” yazmışlar. Her geçen bir fikir söylemiş. Ertesi gün yazıyı değiştirmişler ve “bu resimde eksik gördüğünüz bir yer varsa tamamlayın” yazmışlar. Herkesin bilgisi yok ama fikri var. Dışardan gelen insanları kolay kolay bozmam ama bu tip yaklaşımları çok bozuyorum. Dolayısıyla da asistan olarak zanaatkarları tercih ediyorum. Hem işi biliyorlar hem de fikirlerini söyleyeceklerse işin sanatsal boyutuyla alakalı değil zanaat kısmıyla alakalı söylüyorlar.

Moda’da bulunan ‘Ağaca Sevgi’ heykeli

Kadıköy’e olan bu sevgi nereden geliyor peki?
Burada yaşayan insanların benim kafama daha yakın insanlar olması ve aradığım şeyleri genel olarak buluyor olmam, esnafla selamlaşabiliyor olmam… Her yönünü seviyorum Kadıköy’ün. Kadıköy’de rahat hissediyorum kendimi.

Kadıköy’deki heykellerinizin hepsi bize bir şeyler anlatıyor. Özellikle ‘Ağaca ağıt’ ve ‘Ağaca sevgi’ eserlerinizin başlı başına çok ilginç, etkileşimli bir hikayesi var. Sizden dinleyebilir miyiz bu hikayeyi?
Köpeğimi gezdirmeye çıkardığımda kesik bir ağaç olduğunu gördüm fakat fark edilmiyordu. Dediğim gibi mevzu algı mevzusu. Bir hikayeyi sürekli dinlersek anlamını yitirebilir. İnanırız ama bizim için bir anlamı olmaz. Ağaçlar da öyle oldu artık, yanından geçiyoruz ama görmüyoruz. Dolayısıyla hikaye anlatıcısı olayı farklı bir yerden anlatırsa vurgular değişir veya aynı vurgu daha göze çarpar hale gelebilir. Hatta efsanelerin de öyle çıktığı söylenir. İnsanlar bir hikayeyi yaşarlar sonra bunu anlatmaya başlarlar ve anlatmaktan sıkıldıklarında abartmaya başlarlar. Orada ben de hikayeyi biraz değiştirdim ve oraya ağıt yakan insanımsı bir heykel koyunca özellikle çocuklar iletişime geçmeye başladılar. En sevdiğim de bu. Daha sonra bu heykel defalarca çalındı. Sonra bulundu ve tekrar yerine konuldu. Daha sonra belediye oraya bir ağaç dikmeye karar verdi. Heykeli kaldırıp ağaç dikecekleri sırada Kadıköy halkı heykelin kaldırılmasına büyük tepki gösterdi. Ağaç dikildikten sonra ben de oraya ‘Ağaca sevgi’ heykelini koydum. Şimdi ıhlamur ağacıyla birlikte büyüyorlar.

Geçen sene ‘Gölgeler’ isimli  bir sergi açtınız. Görmediklerimizin veya anlamlandıramadıklarımızın iyi ya da kötü yansımalarını anlatıyordu diyebilir miyiz seçkiler için?
Orada farklı bir boyut daha var. Anaformik teknikte yani perspektif illüzyonda genelde belli açılardan farklı objelerin farklı görüntülerini yakalama konusu. Bu konu genelde arkasında gizli kalmış gölgeleri vurgulamak için gerçekleştirdiğimiz bir sergiydi. Daha önce karma sergilerdeki işlerimin toplanmış haliydi. O dönemdeki fikirlerimi yansıtıyorlar yani adalet, doğa ve insan üzerindeki fikirlerimi.

İskender Giray’ın ‘Gölgeler’ adlı sergisinden bir eser

Sosyal medyayla aranız nasıl? Yaptığınız işleri, sergi ve etkinlik haberlerini paylaşır mısınız hesaplarınızda?
Benim sosyal medyayla aram hiçbir zaman barışmadı. Ben analog bir insanım. Yeni yeni tasarım programları öğreniyorum, yeni yeni Instagram’la ve Facebook’la barışıyorum. Kişisel ve özel paylaşımlar genelde yapmam. İşlerimi bile 3 ayda bir paylaşıyorum Instagram’da. Ama gitgide daha iyi olmalıyım çünkü bu hayatımızın kaçınılmaz bir gerçeği. Aksi takdirde zor oluyor. Belki ileriki aşamada şirketlerden birine verebilirim bu işi. Çünkü gerçekten benim için zor. Mesaj yazmak da zor, paylaşım yapmak da zor. Benden bir sonraki nesil mesaj yazmaya çok alışkın. Ben hızlı yazdığım zaman mutlaka imla hatası yapıyorum. Kelimeler yanlış çıkıyor, koca koca parmaklar yanlış tuşa basıyorlar. Yavaş yazıp imlaları kontrol ettiğim zaman da bu sefer çok yavaş oluyorum. Galeriler yapıyorlar bu işi genelde. Hasbelkader haberi olan arkadaşlarım paylaşıyorlar. Bir de “Acaba insanlar beni o kadar merak ediyor mudur?” kaygım var. Bir heykeltıraşın hayatıyla neden ilgilenir ki insan? Bir film yıldızı, oyuncu veya müzisyen sahnenin bir parçası. O sanatını yaparken seyirciyle karşı karşıya, göz göze ve gerçek zamanlı bir iletişim var. Bizim meslekte öyle değil. Çalışırım, işimi sergi alanına koyarım ve aradan çekilirim. Dolayısıyla ben burada üçüncü kişiyim zaten.

Öyle ama sizin bu mesleğe başlama hikayeniz birçok kişiye ilham olacak türden. Işık olabilmek açısından bile etkileşimi arttırmak güzel olabilir.
Siz o taraftan bakıyorsunuz. Evet birilerine ışık olabiliyorsam ne mutlu bana. Ama o konuda da söyleyebileceğim çok önemli bir şey var. İnsanlar hissettiklerini ortaya koymalı, gerçekten içlerinden geleni… Ama bunu koyarken de hayatın gerçeklerini göz ardı etmemeli. Karşılarına çıkacak en kötü ihtimalleri düşünmeli ve bunu kabullenmeli. Bunlar olacak diye bir şey yok ama kabullenmezsen olacak. Zaten buna rağmen kabul etmiyorsan beyninin bir kısmı bunun arkasında kalan kötü görüntüyü görmek istemiyorsa hissinizde bir problem var demektir. Çünkü ben bunları önüme koyduğumda “Buna rağmen bu yola gitmek istiyorum” diyebiliyorsam, gitmeliyim. Bunu saklayıp “Ya çok güzel olacak” diye gidersem o zaman işte kuantum kitabını yazan adamın tuzağına düşmüş olurum (güler). İnsan beyni bütün gerçekliği yontacak kadar güçlü değil. Bu evrenin içinde ufak oyunlar oynayabiliriz ama gerçekliği kaydıramayız. Çünkü herkesin beyni var işin içinde. Tek değişken sizin beyniniz değil. O kadar kendimize uç noktalarda güvenmeyelim. Aynı zamanda sansür de böyle bir şey, çocuğumuzu da eğitirken hiçbir şeyi gizlememeliyiz. Gizlersek çocuğun doğru yoldan gitmesi çok kolay. “Evladım bak kötü yol da bu” diyebilmeliyiz. “Eğlenceli gözükebilir ama kötü” diyebilmeliyiz. Aksi takdirde siz bunları gizlerseniz çocuk elinizden kurtulduğu an kafasını oraya çevirecektir. Bu yüzden sansür her açıdan sıkıntılı bir şeydir. Birine bir şey öğretirken de kendi hayatımıza yön verirken de kafamızı kötü olasılıklara da çevirmeliyiz. O ayarı bilmek lazım. Örneğin bir kaza anındasınız o an kaza yapacağınızı bir noktada anlarsınız. Ön taraftaki arabaya çarpacaksınızdır ve çok kısa bir süreniz vardır. Genelde acemi insan çarpacağı noktaya bakar ve gider çarpar. Ama birkaç defa bunu yaşamış insan fren yapıp kaymaya devam ederken kafasını kaldırır ve açıklığa doğru sürer. İşte o zaman kazayı kurtarabilirsiniz. Çok kısa bir andır o… Kafayı kaldırmak lazım. Yani çok realist olursanız da kötü olasılıkların gerçekleşeceği yöne doğru çok sağlam düşünceleriniz olabilir ve oraya bakmaktan vazgeçemezsiniz. Bunun adı çok hayalperestlik değil çok gerçekçilik de değil… Algılarınızı hep açık tutacaksınız. Yani çevresel farkındalığınız yüksek olacak ama duygularınıza göre içinizden geldiği gibi hareket edeceksiniz. Bir dizi var bilmiyorum seyrettiniz mi? ‘Dirk Gently’s Holistic Detective Agency’. Çok tatlı bir dizi. Ne olursa olsun içinden geldiği gibi davranan, hayatın onu yönlendirmesine izin veren bir dedektif var dizide. Dolayısıyla karma, şans, kader, Allah artık ne diyorsanız neye inanıyorsanız oradan su gibi akıp gidiyor. Yani farkındalığınız yüksek olarak içinizden geldiği gibi o yoldan gitmek en ideali.

Yeni bir sergi planınız var mı?
Var tabii. Ama bunun öncesinde bitirmem gereken 2 tane projem var. Bir tanesi ‘Diş perisi’ diğeri ise üzerinde bir yıldır uğraştığım bir proje. Doğa konusunda ve geri dönüşüm konusunda her detayı düşündükleri binalar ortaya çıkartan bir mühendislik firması için heykel tasarlıyorum. Toplantı odalarının adı El Cezire. El Cezire robotik teknolojinin babası olarak biliniyor hatta Da Vinci’nin bile ondan etkilendiği söylenir. El yazması bir kitabı var bu adamın ve bu el yazması kitabında suyla yapılan bir sürü ve bir kısmı sanatsal mühendislik çalışması var. Zamanının çok ötesinde… Okuduğum bir kaynağa göre de latince ‘İngignere’ kelimesi ‘yaratan, icat eden’ anlamına geliyor. Kelimenin bizim coğrafyamızdan türetildiği söyleniyor. Yani nasıl çalıştığını bilmiyorlar ve “içinde cin var” diyorlar. Yani okuduğum bir kaynağa göre durum bu (güler). Ve bu adam filli su saati diye bir eser yapmış. Selahattin Eyyubi hayranıymış ve eserin üzerindeki 3 insan figüründen biri Selahattin Eyyubi, diğeri katip, üçüncüsüyse fil terbiyecisi. Onun dışında uluslararası ticareti sembolize eden hayvan figürleri var. Fil, şahin, Anka kuşu ve Çin ejderi. Ben onlara filli su saatini yorumlamak istediğimi söyledim ve onlar da kabul ettiler. Ama biraz uzun süreçli bir işe girdim çünkü yapmak istediğim heykel robotik ve animatronik. Bu iş için 3, 4 ay SolidWorks öğrendim. Çünkü elle yapılar teknikler çok daha uzun sürüyor. Çünkü çelikten bütün mekanizmayı işlemeden önce çalıştığından emin olmak zorundasınız. Şu anda ikinci prototipi yapıyorum. Sonra da işin zanaat kısmı var ki o da uzun sürecek. Steampunk’la Rock’n Roll arası bir şey olacak. Güzel bir iş olacak ve bu iş tek başına sergilenecek. Diğer işlerimden seçkiler de koymak istiyorum. Ufak bir karma sergi ya da düz bir kişisel sergi düşünüyorum. Hatta bu işi yurtdışına da çıkarmak istiyorum.

Benzer Haber

Beril Ateş Torik TV Özel Röportajı

Metin Üstündağ ile ‘Paspas’ Hakkında Konuştuk

FACEBOOK YORUMLARI


TORİK YORUMLARI