Aile Danışmanı Recep Aktürk, Danışmanlık Sürecine Dair Sorularımızı Yanıtladı

  
   Torik Yazarı                        

Ağustos ayından itibaren sitemizde haftalık yazılarına başlayacak olan Aile Danışmanı Recep Aktürk’le danışmanlık sürecine dair bir röportaj gerçekleştirdik. “Bazen zor gibi görünen sorunların kolay ve aydınlık çıkış noktaları vardır, yeter ki gerekli çabayı gösterelim” diyen Recep Aktürk’e aile danışmanlığıyla ilgili en çok merak edilen soruları sorduk.

Foto: İrem Demirhan

Torik.tv: Recep Bey, öncelikle Torik.tv ailesine hoş geldiniz.

Recep Aktürk: Teşekkür ediyorum, hoş bulduk.

Aile Danışmanlığı nedir? Hizmet alanları nelerdir?

Kısa bir tanım yapmak gerekirse, Çalışma Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı tarafından belirlenmiş tanım çerçevesinde ailelere sorunlu ilişkilerini düzeltme, evlilik, boşanma süreçleri, aile üyeleri arasında yaşanan çatışmaların çözümlenmesi, var olan ilişkilerin daha kaliteli hale getirilebilmesini sağlayacak bir takım becerilerin aile üyelerine kazandırılması gibi konularda verilen danışmanlık hizmeti olarak tanımlayabiliriz.

Bu tanımdan hareketle danışmanlık hizmeti sadece ailelere yönelik verilen bir hizmettir diyebilir miyiz?

Kesinlikle diyemeyiz. Çünkü hizmet verilen kitle içinde aile kurma aşamasında olan bireyler olduğu gibi, boşanma süreci öncesi ve sonrasında da danışmanlık hizmeti alan birey ve çiftler mevcuttur. Bunun yanısıra sosyal çevresi ile sorunlar yaşayan birçok insan da bireysel olarak bize başvurup danışmanlık hizmeti talep etmektedir.

Sorun ya da sorunlu, bireyin kendisi değil içinde yaşadığı aile sistemidir

Anladım. Peki, verdiğiniz bu bilgi doğrultusunda sorumu biraz da revize ederek şu şekilde sormak istiyorum. Vermiş olduğunuz aile danışmanlığını bireysel danışmanlık hizmetlerinden ayıran şey nedir?

Bu sorunuz için teşekkür ediyorum. Çünkü bu önemli bir soru. Bu soruya iki bölüm halinde cevap vermek istiyorum. Birincisi 1950’li yıllarda temelleri atılan ve yeni bir klinik uygulama olarak hayata geçirilen aile terapisinin çıkış noktasına baktığımızda Carl Whitaker’ın şizofreni üzerine konferanslarına rastlıyoruz. Çok fazla detaya girmeksizin söylemek gerekirse, şizofreni hastaları üzerinde yaptığı çalışmalarda Whitaker, bu hastalığa sebep olan en önemli etkenin ‘aile’ olduğunu fark etmiştir. Hatta “Bir insan yoktur, bir ailenin parçası olan bir insan vardır’’ sözü Whitaker’a ait olup durumu çok net bir biçimde özetlemektedir. Bu ifade sorunuzun cevabını ne şekilde vermemiz gerektiği konusunda bize yol gösteren bir ifade diyebiliriz. İşte Aile Danışmalığı’nı bireysel danışmanlıktan ayıran en önemli nokta burası. Aile danışmanları bireysel terapiden farklı olarak bireyi tek başına ele almak yerine bireyi içine doğduğu, ilk sosyal uyaranları ile buluştuğu ve birlikte yaşadıgı diğer insanlar ile bir bütün olarak ele alır. Yani aile danışmanlığında merkezde bireyin kendisi değil aile sistemi vardır. Dolayısıyla da ‘sorun’ ya da ‘sorunlu’ bireyin kendisi değil içinde yaşadığı aile sistemidir. Bu sistemin aksayan yönleri, aile üyeleri arasında gerçekleşen iletişimin biçimi sorunun sebebi olabileceği gibi aile üyelerinin birbirleri hakkında geliştirmiş oldukları ve varlığına inandıkları bir takım durumlar aile danışmanı tarafından yapılan görüşmelerde tespit edilir. Terapötik süreç olarak adlandırdığımız bu süreçte aile bireylerinin katılımından ve ailenin iç dinamiklerinden faydalanılarak değişim yönünde bir takım çalışmalar yürütülür.

“Terapötik sürecin en önemli belirleyicisi ve aynı zamanda besleyicisi ‘güven’ duygusudur. Güven olmadan olmaz!”

Son cümlenizde kullandığınız ‘ailenin iç dinamikleri’ kavramını biraz açabilir misiniz ?

Aile danışmanlığının kaynak olarak kullandığı birçok kuram ailenin potansiyeline inanır. Her aile kendi problemlerini çözebilecek mekanizmalara sahip bir sistemdir. Şu ya da bu sebepten dolayı sistemin işleyişinde aksaklıklar olabilir. Ya da aile içinde yaşanmış olumsuz bir durum, bu dengenin bozulmasına sebep olmuş olabilir. Danışmanın bu noktada yapması gereken şey, ailede var olan potansiyeli aktive ederek ailenin öncelikle sorununun ne olduğunu farketmesi ve daha sonra bu sorunun üstesinden gelebilecek eylem biçimlerine geçmesidir. Ama burada dikkat ettiğimiz nokta aileye bunların dışardan bir tavsiye şeklinde verilmemesidir. Aile ile adım adım az önce de ifade ettiğim gibi bir terapötik yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculuk esnasında aile üyeleri adeta kendilerini yeniden keşfetme diyebileceğimiz deneyimler yaşıyorlar. Bu noktada değerli hocalarımdan birine ait metaforu sizlerle paylaşmak isterim. Aileye müdahale ‘körling’ gibi olmalı diyordu hocam. Türkiye de pek yaygın olmadığı için bilmeyenler olabilir. Hani şu, buz üzerinde granit bir disk ve özel süpürgeler ile oynanan oyun. Oradaki gibi ‘dokunmadan’, ‘temas etmeden’, ‘rüzgarla yönlendirmek’, diskin buz üstünde istenen yönde kaymasını sağlamak için önünü temizlemek gibi olmalı diyordu aileye müdahaleniz… İşte tam da yapmaya çalıştığımız şey bu.

Aileye müdahale ‘körling’ gibi olmalı

Ailenin sorunun ne olduğunu farketmesini sağlıyoruz dediniz az önce, zaten aile size belirli bir sorunu fark etmiş olarak gelmiyor mu, bizim şöyle bir sorunumuz var diye?

Haklısınız. Tabii ki, aile bize bir sorun ile geliyor. Hatta bazıları çözümü bile bildikleri iddiasıyla geliyor. Fakat çoğunlukla durum onların bildiği gibi çıkmıyor. Bizim için çok bilindik bir durum ama yine de paylaşalım. Aileler bize genelde çocukları ile ilgili problemlerle geliyorlar. Oturup dinliyoruz. Büyük ihtimalle ikinci seanstan itibaren onlarda yavaş yavaş anlıyorlar ‘sorunun’ çocuklarında olmadığını. Hep o tarafından bakmışlar bugüne kadar olaya. Ve gerçeğin de öyle olduğunu düşünüyorlar. Kendi vaka örneğimi paylaşabilirim mesela burada. Aile okuldan uzaklaştırma alan hatta kendine zarar verme davranışları gösteren çocukları için bizden danışmanlık talep etti. Seansalara başladık. 2. seanstan sonra çocuğu bir kenara bırakıp aile ile çalışmaya devam ettik. Aile bir an ‘ne oluyoruz’ gibi bir tavra bürünecek gibi oldu fakat çok kısa sürdü bu tavır. Şimdi gayet güzel bir şekilde çalışmalarımız devam ediyor.

Yani kısır bir döngü aslında. Anne ve baba arasındaki sorunlar farkında olmadan çocuklara yansıyor ve zamanla sağlıksız bir ruh haline bürünen çocuk ‘sorun’ olarak ailenin gündemine geliyor. Peki çocukların aile sorunlarındaki farkındalıkları ve duyarlılıkları ne düzeyde oluyor?

Gayet net bir biçimde ‘en yüksek düzeyde’ oluyor diyebilirim. Çocuklar çoğumuzun sandığından çok daha zeki, çok daha duyarlı, çok daha algıları açık varlıklardır. Zaten bu onların özellikle çocukluk döneminde ‘sosyalleşmelerini gerçekleştirebilmeleri için’ olmazsa olmaz bir olgudur. Böylesine mükemmel bir ruhsal algıya sahip varlıkların etraflarında olan bitenden habersiz olmalarını bekleyemeyiz.

Fakat yine de burada bir parantez açarak şunu belirtmek isterim ki, tüm sorunlu aile ortamları ‘sorunlu çocuk’ üretir diyemeyiz. Çünkü bundan bütünüyle emin değiliz. Yapılan birçok araştırma, sorunlu aile sistemlerinde yetişmelerine ragmen kendini koruyabilen çocuklardan bahsetmekte ve çocukların bunu nasıl başardıklarını açıklayacak çalışmalar yapmaktadır. Tekrar konumuza dönecek olursak, çocuk için dünyaya gözlerini açtığı anda karşılaştığı aile ortamı hayati derecede önem taşımaktadır. Çocuk ilerki yaşamının tüm deneyimlerinin adeta birer simülasyonu diyebileceğimiz birçok formu ebeveynleri başta olmak üzere en yakın çevresinden ögrenmekte/edinmekte. O yüzden çocuktan olumsuz olduğu düşünülen duygu ve durumları bütünüyle saklamak gibi bir davranış içinde olmayı uygun bulmuyorum. Hayatta sorunlar olduğu gibi, çözümler de var. Hayatta hüzünler olduğu gibi mutluluklar da var. Hayatta çirkinlikler olduğu gibi güzellikler de var. Hayatta haksızlıklar olduğu gibi, onlarla mücadele de var. Çocuğun –elbette- yaşına uygun olarak tüm bu durumları deneyimlemesinin engellendiği bir ebeveyn tutumunun çocuğun gelişimi için uygun olmadığını düşünüyorum. Bir örnek verecek olursak, hatta mizahi bir yönü de olan bir örnek verecek olursak; bizim toplumumuzda çocuklar genelde ‘soruna şahit olurlar’ ama çözümü görmezler. Bir gün önce hararetli bir tartışmaya şahit olan çocuk, biraz da abartarak söyleyeyim, eşyaların havada uçuştuğunu gören çocuk, ertesi sabahki, ‘süt liman’ tavra anlam vermekte zorluk çekebilir. Birbirlerini bir kaşık suda boğmaya çalışan iki insan nereye gitmiştir? Ne ve nasıl olmuştur da sorun ‘çözülmüştür’?

Kimse bu örneğimden sonra çocuğuna ‘yatak odasının işlevselliğini’ falan açıklamaya kalkmasın tabii, ama en azından çocuğuna sen yattıktan sonra biz annenle ya da babanla dün tartıştığımız o konuyu ‘konuşarak çözdük’ tadında bir açıklama yapmaktan da çekinmesin diyorum.

İnsanlar güven duymadıkları insanlarla ‘duygu paylaşımı’ yapmazlar

Terapötik bir süreçten bahsettiniz. Bu süreç danışman ve danışan arasındaki güvenilir ve sağlıklı bir iletişimle gerçekleşiyor. Güven konusu özellikle danışan için büyük önem arz ediyor. Bu süreci kapalı kapılar ardında yaşamak isteyenlere ve bu hizmeti almaktan çekinenlere söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Evet, bütün bu pozitif değişimlerin tamamı, problem çözme mekanizmalarının harekete geçirilmesi, danışan ve danışmanın birlikte oluşturdukları terapötik süreçte gerçekleşiyor. Terapötik süreç bu yönüyle tüm çalışmanın üzerine inşa edildiği bir temeldir diyebiliriz. Terapötik sürecin en önemli belirleyicisi ve aynı zamanda besleyicisi ‘güven’ duygusudur. Güven olmadan olmaz! Ve insanlar güven duymadıkları insanlarla ‘duygu paylaşımı’ yapmazlar. Ve yine insanlar ‘bana güvenebilirsin’ diyen her kişiye de kolay kolay ‘güvenmezler’. Tam da bu noktada şunu da belirtmekte fayda var, bu güven sadece seans odasında konuşulanların güvenliği şeklinde de algılanmamalı. Tabii ki, konuşulanların güvenliği her şeyin üstünde olup, meslek etiğinin birinci maddesidir. Fakat benim burada bahsetmeye çalıştığım danışanın var olan sorunlarının çözümü konusunda danışmanına karşı duyduğu güven duygusudur. İşte bu da terapötik süreç esnasında ilk temastan itibaren danışman tarafından oluşturulmaya başlaması gereken bir durumdur. Hazır konu buraya gelmişken eşlerin danışma sürecindeki farklı motivasyonlarından bahsetmeden geçmek olmaz. Çünkü konunun sorunuzla da alakalı bir yönü var. Erkeklerin genellikle sorunların konuşularak çözülebileceği konusunda şüpheleri vardır. Bunun en önemli sebeplerinden biri kendi mahremlerini/sorunlarını/dertlerini bir yabancı ile paylaşmanın doğru olmadığı fikri olurken diğeri de başkalarından yardım istemeyi, destek almayı acizlik, eksiklik zayıflık olarak görmeleridir. Kadınlarda ise durum çok farklıdır. Onlar ‘sadece konuşmanın’, yaşadıklarını, hissettiklerini, düşündüklerini birileriyle paşlaşmanın bile rahatlatıcı bir etki yaptığının farkındadırlar. İşte bu yüzden danışmanlık hizmeti talep etme noktasında erkeklerden ‘açık ara’ öndeler. Bu noktadan hareketle sorun yaşayan ya da sorun yaşamasa bile daha kaliteli beraberlikler yaşayabileceklerine inancı olan tüm çiftlere, özellikle de erkeklere sesleniyorum; ‘sorunları kapalı kapılar ardında yaşayarak, biz kendi sorunlarımızı kendimiz çözeriz diyerek yaşam enerjinizi hoyrat kullanmaktan vazgeçin’. O enerjiye sorunlar profesyonel destek alınarak çözüldükten sonra gelecek mutlu bir yaşamda fazlaca ihtiyacınız olacak! Unutmamak lazım, bazen zor görünen soruların, kolay cevapları vardır! 

Recep Bey bu güzel sohbet için size teşekkür ediyor ve aileye dair yazılarınızı heyecanla beklediğimizi bir kez daha tekrar etmek istiyorum.

Ben teşekkür ediyorum. Bana verdiğiniz bu fırsat ve misafirperverliğiniz için sağolun. Ben de Torik.tv takipçilerine faydalı olacağını umduğum ve ilgiyle takip edileceğini düşündüğüm konularda onlarla buluşmak için sabırsızlanıyorum.

FACEBOOK YORUMLARI


TORİK YORUMLARI