Kaçak

  
   Torik Yazarı                        

Köyde bir hayat kurmaya çalıştığımı ve uzun uzun orda vakit geçirmekten zevk aldığımı bilen arkadaşlarımdan farklı tepkiler alıyorum. Örneğin çocuklarını da alıp Barselona’ya yerleşen çok yakın arkadaşım, köyde değil de sanki hayat olmayan bir gezegende ilk insanım, oksijensiz ortamda tüple yaşamaya çalışıyorum muamelesi yapıyor. Yüzüme bakıp çok cesursun, hiç korkmuyor musun diyor. Yok arkadaşım, vahşi hayvanlar kapıda beklemiyor. Soğuk kış günlerinde “üşümüyor musun?” diye soran anneme “yooo!” dediğimde “Amazon kadını gibisin valla” diyor. “Macerayı seviyorsun!”Öyle ya onlar yerden ısıtmalı “smart” evlerinde “ultra lüx(!)” yaşamlar sürerken benim köyde sabahları buz gibi eve uyanıp, soba yakmaya çalışmam oldukça absürd bir macera. Onların evlerinde tişörtle gezilebiliyor kışın, ilerleyen saatlerde donla bile kalabiliyorsun bunalıp! Hiç bana göre değil. Kışın evimde kazakla gezmeyi seviyorum, gidip en kalınından çoraplar alıp, içine pazardan aldığım polar pijamalarımı sokuşturmayı seviyorum. Kutup ayısı gibi giyiniyorum özetle. Fakat itiraf ediyorum, ısı pompası için fiyat aldım ama ruhum izin vermedi köy evimin ruhuna tecavüz etmeye. Odun taşımak, soba yakmak, bazen sobayı su dökerek söndürmek zorunda kalmak, bazen kağıt bile yakmayı becerememek ve soğukla mücadele etmek hoşuma gidiyor şimdilik. Kaldı ki benim evim bir köy malikanesi sayılabilecek özelliklere sahip; en azından tuvaletim evin içinde, termosifonum var ve doğal olarak sıcak suyum var, evin içinde duş alabiliyorum. Bunlar büyük lüks köy için.

Biraz da kaba yaşadığım doğru buralarda. Mesela ince şarap bardaklarımı bir bir kırdım, şu an su bardağı ile şarap içiyorum. Dolayısıyla su gibi gidiyor şarap (benim değil bardağın suçu) :)) Kıçım başım belli olmasın diye tayt da giyemiyorum, XL eşofman altları aldım, kimi zaman pijamamın üstüne çiçekli şalvarımı geçirip öyle çıkıyorum köpeğimi gezdirmeye. Benden mutlusu yok, akşama kadar yaslan hamur işine. Yaşasın şalvar. Çamurlu muyum, pis miyim, kimseye şov yapmak zorunda değilim. Karşıdan eski sevgilimin gelme ihtimali yok, potansiyel sevgilime şalvarımla yakalanma ihtimalim yok, hava attığım kimse yok, bundan büyük özgürlük olur mu?

Öyle sağlıklı ve organik beslendiğim falan da yok şimdilik. Maalesef kimsenin öyle bir derdi de yok. Ama köylümün hediye ettiği yumurtalar, yeri gelince peynir, salça, bal falan oluyor elbet. Pek seviyorum onları, hele ki yemeğe davet edilmeyi! Kimbilir ne çıkacak yemekte? Bazen tanıdığım horozlar geliyor tepsilerde, içi boşalmış kıçından pirinç doldurulmuş hayvanı tanıyamıyorsun tabii ilk görüşte. Allahtan et yemediğime alıştılar. Hiçbir şey yoksa evde mısır patlatıyorlar, ceviz getiriyorlar ortaya hep beraber kırıp yiyoruz, ya da yağlı ekmek mesela. Sobada kızaran ekmeklerin üzerinde yağ gezdiriliyor, biraz da salça varsa herkes iştahla yumuluyor. Bu mesela bildiğin misafir ikramı. Annemlerin arkadaş davetlerini düşünüyorum… Günlerce hazırlanılıyor, el yapımı güllü peçeteliklere peçeteler yerleştiriliyor, birbirleriyle uyumlu tabaklar ve masa örtüleri, parlatılmış gümüş çatal bıçaklarla özenle hazırlanıyor sofralar. Tarifler alınıp veriliyor. Sanırsın Çırağan’da düğün var. Onlar da kadın, bunlar da!

Yardımlaşma da çokça var. Birlikte tarhana yapmak, salça yapmak, yevmiye ile de olsa birinin zeytinine gitmek vs. Bir şey isteneceği zaman fazla kibar da değiller. “Şunu al da bilmem nereye götür”den tut, “Al şu köpeğe sen bak yazın, aşılarını da yaptırırsın” falana varan talepler. Bu bana samimi geliyor mesela, daha mutlu oluyorum ilişkilerin lüzumsuz kibarlıktan ari olmasına. Buna mukabil yaptığın her iyilik ve yardımın gözlerde mahcup bir ışıldama olarak geri dönmesi ömre bedel.

Ancaaak! İnsan köyde daha “gerçek” olmasına rağmen öyle dışardan ve uzaktan göründüğü gibi romantik değil hayat. Özellikle bir hayvansever için acılarla dolu bir hal alabiliyor.

Örneğin…

İstanbul’a döndüğüm bir ara, gece telefon çalıyor, arayan muhtarın karısı benim de yaşıma yakın yegane arkadaşım. Hoş beş ettikten sonra sadede geliniyor…“Kızım bak, köpeğinden* şikayetçi insanlar. Tavukları koşturuyormuş. Vururlar böyle giderse!”… Dinliyorum, karmaşık duygular içinde. Bir köpeğin vurulması olayı ilk defa duyduğum bir şey değil köyde fakat, tavukları koşturmak ne ulan? Tavuğun taşikardisi mi var da koşunca kalpten gidiyor? Her gün yiyorsunuz bayıla bayıla, köpek yiyince vuruyorsunuz!!! Vurdular başka köpekleri, biliyorum, duyuyorum. Hem de suçüstü yakalayıp fotoğrafını çekiyor, birkaç kez tekrar ederse infaz kararını veriyorlar hayvancığın. Alıp götürüyorlar ormana… ve vuruyorlar! Bunu yapan benim komşularım, büyük ihtimalle hergün selamlaştığım, sevdiğim İNSANlar. Büyük ihtimalle diyorum çünkü “Bunu yapan kim??” diye soramıyorum. Kimliğini bilmek istemiyorum. Bazı bilgilerden kaçarak yaşabiliyorum ancak. Tıpkı politika gibi. Yok sayıyorum. Kaçmaksa kaçmak! Şu an yazarken yine boğazım düğümleniyor. Anlamaya, uyum sağlamaya, olduğu gibi kabul etmeye çalışıyorum ama çok zor; çok zor bir hayvanı bile isteye öldüren İYİ insanlarla yaşamaya uyum sağlamak.

Bayramlarda, yani kurban bayramında da oralardan kaçıyorum. Evimin tam karşısında damlar var. (Dam=hayvan çiftliği=mezbaha). O canların kesilmesine seyirci kalmak ve dinleyici olmaya mecbur kalmak benim için bayram değil, cehennem. Bayramınız da sizin olsun! Bundan da kaçıyorum.

Köyde en sevdiğim insanlardan biri C. Amca. Domuz avına çıkıyor. Bugün 7 tane vurdum diye çocuklar gibi şen anlatıyor akşamları. İnanamıyorum. Ne yapıyorsunuz onları diyorum, “dokunmam bile” diyor. Günah çünkü! Öldürüp bırakıyorlar yani. “Öldürmek sevap mı peki? O hayvanı da yaratan inandığınız Allah değil mi?” Zarar veriyormuş! “3-5 tane vurmakla çözüm olur mu?” diyorum, madem öldürüyorsunuz, dibimizde Midilli var, bari satın Yunan’a, yiyor adamlar; onu da yapmıyorlar, sorularıma cevap da vermiyorlar. Beni de ava götürmeye çalışıyor aksine, dağları sevdiğim için çağırıyor. Benimse gözlerim doluyor; domuza bile üzülüyor bu diye dalga da geçiyorlar. C. amcanın en büyük hayali Afrika’da safariye gidip aslan vurmak. İmkanı olsa yapacak yani!

*Köpek:

Köyden kasabaya iniyordum, karşıdan karşıya geçerken gördüm onu. Durdum, aynadan onun da durduğunu gördüm. Geri vitese taktım, bakıştık. Eros oklarını fırlatmış ve ikimizi de kalbimimizden vurmuştu. Hamileydi belli ki. Fakat yoluma gitmek zorundaydım o an. Dönüşte yine karşılaştık ve artık bu tesadüf olamazdı. Gel dedim geldi, eve kadar geldi hiç sorgulamadan. Yanımda da kendi köpeğim, baktım ses çıkarmadı. Düşünmedim 2 kedi, 1 köpek zaten var, hamile bir köpekle daha ne yaparım diye. İşime gelmeyince düşünmeyi sevmem. Annem gibi “Bunu baştan düşünecektin” adamı hiç değilim yani. Henüz ortada olmayan bir şey baştan düşünülmez ayrıca. Çocuğu veren Allah rızkını da verir elbet. Adını Maya koydum. Aynı odada ısındık en soğukta, uyuduk, göz göze baktık Maya ile. Üçüncü gün doğurdu! Uzman TV’den olası tüm videoları izlemiştim ne yapılır köpek doğumunda diye. Fazla müdahale etmemek gerekmiş. Oh be! Birkaç saatin sonunda 7 bebeğimiz olmuştu. Minik minik zorlanmalarla doğurmuştu bebelerini, derin nefesler alıp vererek. Kol kanat germişti şimdi de. Bana ihtiyacı yoktu, o kadar tecrübeliydi sanki, biliyordu işini. Bu da beni çok rahatlatttı. Sadece ona yuva yaptım, klübe getirdim, yastıklar döşedim, naylonlar serdim, aklımın erdiğince yavruları doğada ama sıcak tutmak için elimden geleni yaptım. O da bildiğini yaptı, hiçbirine itibar etmedi.  Çardağın altındaki toprağı kazdı. Yağmur almasın diye üzerine yalıtım malzemesi örttüm.  Orda da durmadı. İstanbul’a döndüm. Dönerken 3-5 kişiye görev verdim, bu hayvana iyi bakın ben dönene kadar diye! Ben gider gitmez taşımış yavruları. Kendisi de çıkmış aralarda dışarı, tavukları koşturmuş, ıspanaklara basmış!!!

Köyde bahçem var diye şımarıp hamile bir köpeği evime davet ederken onun vurulabilecek olma ihtimalini düşünememiştim.

Şimdi o, köyde kahvecinin bahçesinde bağlı bebekleriyle birlikte. Doğada yaşayan bir hayvan, hayatta kalabilsin diye taş duvarlı bir bahçede bağlı tutuluyor yani! Benim aklım onda, onunki muhtemelen tavuklarda.

Çok özlüyorum onu ve baharla birlikte köye belki de temelli yerleşeceğim, köpeklerime sahip çıkabileceğim günü iple çekiyorum.

NOT: Yavruları sahiplendireceğim. Hatta belki bahçeli ve tavuksuz bir aile Maya’yı da sahiplenmeyi düşünebilir. İnstagram hesabımda yavruların daha fazla fotoğrafını paylaşacağım.

Sevgiyle kalın, sevgiden şaşmayın.

FACEBOOK YORUMLARI


TORİK YORUMLARI